Emin Turhallı
Yaratılış gereği insan, doğada ne bir pençeye sahiptir ne de bir fildişine. Diğer canlıların yanında çıplak ve savunmasız görünen bu varlık, asıl gücünü kendisine bahşedilen akıl ile bulmuştur. Ateşi bulup yolunu aydınlatmış, taşı yontup kendini korumuştur. İnsan, yeryüzündeki yolculuğunda vahşi hayvanın postunu sırtına geçirmiş; ancak asıl tehlike, o postun altındaki nefsin ve nefretin uyanmasıyla başlamıştır.
Tarih boyunca kurduğumuz uygarlıklar, ne yazık ki çoğu kez kendi ellerimizle yıktığımız birer kum kalesine dönüştü. Toprağı sadece mülk, ateşi ise sadece silah olarak gören insanoğlu; zamanla kendi türünün hasmı, kardeşinin ise kanlısı haline geldi. Sanayi devriminden uzay çağına uzanan bu teknik güç, adaleti tesis etmek yerine, büyük balığın küçük balığı yuttuğu devasa bir hiyerarşiyi besledi.
Bu acı tablonun en çıplak ve “tasarlanmış” örneğini 1994 yılında Ruanda’da izledik.
Bir Sömürge İcadı: “Ölçülebilir Nefret”
Ruanda’da yaşananlar, yüzyılların getirdiği doğal bir düşmanlık değildi. Aksine, dışarıdan ithal edilmiş bir “laboratuvar çalışmasıydı.” B. gücü, 1916 yılında bölgeye girdiğinde “böl ve yönet” taktiğinin en karanlık versiyonunu devreye soktu. Aynı dili konuşan, aynı inancı paylaşan insanları bir gecede iki düşman kampa böldü.
Bu ayrım yapılırken insanların rızkı ve yaşam biçimleri silaha dönüştürüldü. Toprakla uğraşan, eken ve biçen çoğunluk “Hutu” olarak; hayvancılıkla uğraşan, sürüsü olan azınlık ise “Tutsi” olarak etiketlendi. Sömürgeci akıl; boyun uzunluğunu, burnun yapısını ve sahip olunan inek sayısını birer “üstünlük” kriteri haline getirdi. 1930’larda basılan kimlik kartlarına bu yapay kimlikler kazındığında, aslında bir toplumun ölüm fermanı imzalanmıştı. 1962’de sahadan çekilirken arkalarında ise sadece nefret bıraktılar.
Dünya Hukukunun İflası: Sessizliğin Suç Ortaklığı
Nisan 1994’te başlayan o karanlık yüz günde, dünya sadece izlemedi; “hukuk” kılıfı altında bu vahşete yol verdi. Uluslararası mekanizmalar, yaşananlara “soykırım” demekten ısrarla kaçındı. Çünkü bu kelimeyi kullanmak, mazlumu koruma sorumluluğunu doğuracaktı. Güçlü devletler, kendi çıkarları için vicdanlarını susturdular. Ruanda’da insanlık can çekişirken, dünya hukuku kağıt üzerinde kusursuz ama adaletin terazisinde ölüydü. Hukuk, mazlumun feryadını değil, güçlünün sessizliğini koruyan bir kalkan haline gelmişti.
100 Günde Bir Milyon Can: “Hamam Böcekleri”
Katliam sadece palalarla değil, dille başladı. Radyolardan günlerce aynı zehirli nakarat yükseldi: “Hamam böceklerini öldürün!” Bir insanı öldürmeden önce onu “haşereye” dönüştürmek, sömürgeci aklın en eski ve en kirli silahıdır. İnsan, kendi kardeşini katletmek için önce onu zihninde insanlıktan çıkardı.
Başka kıtalardan ithal edilen palalarla, sadece 100 günde yaklaşık bir milyon can katledildi. Bir zamanlar omuz omuza tarlasını eken eller, bu karanlık propagandayla kendi kardeşinin kanına girdi. İnsanlık ölürken, bürokrasi yaşamaya devam etti.
Küllerinden Doğmak: Yüzleşme ve Barış
Ancak Ruanda, o kan gölünden sarsıcı bir ders çıkardı. Bugün Ruanda sokaklarında kimlik kartlarında “tarımcı” ya da “hayvancı” yazmıyor. “Gacaca” adı verilen halk mahkemeleriyle, dünya hukukunun sağlayamadığı adaleti halk kendi vicdanında inşa etmeye çalıştı. Katil ve kurbanın aynı toprakta, aynı acıyla yüzleştiği ağrılı ama onurlu bir barış kuruldu. Bu, kimlikleri toprağa gömüp insan onurunu yeniden keşfetme çabasıdır.
Bugünün Aynası
Dün Ruanda’da oynanan oyun, bugün farklı coğrafyalarda farklı isimlerle sürüyor. Güç odakları; bazen inanç, bazen etnik kimlik, bazen de mülkiyet farkları üzerinden insanlar arasına duvarlar örmeye devam ediyor. Ruanda’nın acı dersi şudur: Yıkım bir anda olmaz; önce dille başlar. Bir grubu “öteki” ilan etmek, onu “hamam böceği” gibi sıfatlarla aşağılamak, o ölümcül ateşin ilk kıvılcımıdır.
Sonuç
İnsan, kendisine sunulan imkanları kimi zaman yolunu aydınlatan bir meşale yapmış, kimi zaman da kendi evini yakan bir ateşe dönüştürmüştür. Bugün aile içinden küresel siyasete kadar uzanan bu huzursuzluktan kurtulmanın tek bir yolu vardır: Yaradılışa saygı duyan, yapay kimliklerin değil insan onurunun esas alındığı bir yaşam.
Büyük balığın küçük balığı yutmadığı, tarlanın ve hayvanın birer çatışma sebebi değil, ortak rızkın parçası olduğu bir dünya kuramazsak; Ruanda sadece geçmişin bir acısı değil, insanlığın ortak istikbali olmaya devam edecektir.
Unutmayalım; nefret dışarıdan ekilir, ama ancak biz izin verirsek içeride yeşerir.
Ruanda’da palalar başka kıtalardan gelmişti, plan sömürge bürolarında yapılmıştı, sessizlik ise uzak başkentlerdeki salonlarda imzalanmıştı. Ölenler ise sadece insandı.




