Emin Turhallı
İnsanlık tarihi, bitmeyen bir hikayeyi anlatır:
Zulüm ve ona karşı doğan direniş…
Ne zaman karanlık büyüse,
bir yerlerde mutlaka bir kıvılcım yanar.
Bazen sessiz, bazen bir çığlık gibi…
Ama asla tamamen sönmez.
Çünkü o kıvılcım, insanın özünde vardır.
Bazen bir peygamberle görünür;
merhametin, sabrın ve hakikatin dili olur.
Bazen bir ihanetle sınanır insan;
tıpkı Yusuf’un kuyuya atılışı gibi…
Ama o kuyu, bir son değil,
bir dönüşümün başlangıcıdır.
Bazen en karanlık yerde doğar umut;
Yunus’un balığın içindeki sabrı gibi…
Karanlık, ışığın anlamını büyütür.
Bazen bir düşünceye dönüşür kıvılcım.
Zerdüşt’ün toprağa bıraktığı bir tohum gibi…
Sessizce filizlenir, zamanla bir ormana dönüşür.
Bazen bir çığlıktır:
Fabrikada yakılan kadınların,
emeğin ve özgürlüğün haykırışı…
Bazen sadece bir kibrit çöpüdür.
Zindanın içinde yakılan küçük bir ışık…
Ama o ışık, korkunun üzerine yürüyen cesarettir.
Bazen bir halkın yürüyüşü olur:
Mahatma Gandhi’nin sessiz direnişinde,
şiddetsizliğin gücünde…
Bazen yılların sabrında büyür:
Nelson Mandela’nın zindanında,
özgürlüğe olan inancında…
Ve bazen…
bir dağın tepesinde alev olur.
Kawa çıkar ortaya,
karşısında Dehak vardır.
Bir balyoz iner,
bir hançer saplanır,
ve o an sadece bir zalim değil,
korku da yıkılır.
Dağlarda yakılan ateş,
karanlığa karşı bir ilan olur:
Ama zaman değişir.
Zulüm biçim değiştirir.
Ve bugün insan, sadece insana değil,
doğaya karşı da bir güç kurmaya çalışır.
Toprağı bozar, zehirler;
suyu hapseder;
gökyüzünü dumanla doldurur…
Ve fark etmeden,
yaşadığı gezegenin hararetini yükseltir.
Tam da burada, doğa kendi dilini konuşur.
Her yıl, hiç şaşmadan…
21 Mart gelir.
Bu tarih yalnızca bir gün değildir.
İlkbahar ekinoksu ile
gece ve gündüz eşitlenir.
Karanlık ve aydınlık,
ilk kez birbirine üstünlük kurmaz.
Doğa bir dengeye ulaşır.
Toprak uyanır.
Ağaçlar tomurcuk verir.
Kuşlar geri döner.
Su yeniden akmaya başlar.
Doğa sessizce şunu söyler:
“Ben yeniden başlıyorum.”
İşte yer yüzü de o an bir nida olur:
Rüzgârla, suyla, toprağın derinliğiyle…
Her canlı kendi dilinden haykırır:
“Yaşam hâlâ var, özgürlük hâlâ mümkün!”
İnsan da bu günü boşuna kutsamamıştır.
Newroz, yalnızca bir bayram değildir.
Bir ateştir.
Bir hafızadır.
Bir hatırlayıştır.
Kawa’nın yaktığı ateş ile
doğanın yeniden doğuşu
aynı günde buluşur.
Biri direnişi anlatır.
Diğeri yenilenmeyi.
Ama aslında ikisi de aynı gerçeği söyler:
Hayat, her şeye rağmen yeniden başlar.
Bugün ise yeni bir eşiğin önündeyiz.
Artık mesele sadece zalimi devirmek değil…
Mesele, insanın kendi yarattığı yıkımı durdurmasıdır.
Kıvılcımı bu kez
yıkmak için değil;
yaşatmak için yakmak zorundayız.
Ateşi yok eden değil, ısıtan…
Güneşin önünü karartan değil
Suyu sahip olunan değil, paylaşılan…
Toprağı ise sadece üzerinde yaşanan değil,
ait olunan bir yuva olarak görmek…
Sınırlarla bölünmüş bir dünyada,
sınırsız bir vicdan kurmak hala mümkün.
İnsandan insana,
insandan doğaya,
oradan evrene uzanan bir yol açmak mümkün.
Özgürlük, yaşam ve merhamet…
Bunlar birer ideal değil,
insanın özüdür.
Ve belki de en güzel umut,
farklı anlamların aynı kalpte buluşmasıdır.
Ramazan Bayramı ile
Newroz’un
aynı günde,
aynı duyguda birleşmesi gibi…
Biri affetmeyi,
diğeri direnmeyi anlatır.
Ama ikisi de aynı yere çıkar:
İnsanın insanca yaşayabildiği bir dünyaya.
Ve bütün bu hikâyenin özü şudur:
Zulüm hiç bitmedi
Ama ona karşı yanan kıvılcım da sönmedi
Ve doğa her yıl bize hatırlatır:
En uzun kış bile, bir gün bahara döner.



