Yeryüzü, insanın hafızasından daha eski bir hafızaya sahip. Nice ideoloji, nice inanç, nice düşünce gelip geçti bu topraklardan… Bazıları dile geldi ama vücut bulmadı; bazıları hayata geçmeden çöktü. Bazı fikirler üzerine uygarlıklar kuruldu, bazıları ise insanın gözyaşında boğuldu. Savaş, kıyım, açlık, sınıflar, ırklar, uluslar, ayrılıklar… Ne çok acı, ne çok dram taşıdı insanlık.
Doğanın diliyse bambaşkaydı. O, tükenişin kenarında bize sessizce işaret ediyordu. İnsan ise çoğu zaman bu işareti görmezden geldi.
Biyoçeşitlilik azaldı, toprak çölleşti, sular çekildi. Küresel ısınma sadece iklimi değil, insanın ruhunu da kuruttu. “Temeli çürük olanın yıkımı kaçınılmazdır” derler; bugün bu söz, uygarlıklar için hiç olmadığı kadar geçerli.
Bir zamanlar insanlar, surlarla, kılıçlarla, inançlarla korunduklarını sandı. Mal, mülk, servet biriktirildi; ordular kuruldu. Ama biriken sadece güç değil, aynı zamanda tahakkümdü. İnsanın insana, insanın kadına, insanın emeğe tahakkümü… Ezilenler şeytanlaştırıldı, ezenler ilahlaştırıldı.
Dayanışmanın dili susturuldu, bireycilik göklere çıkarıldı.
Oysa insan insanın kurdu değil; insan insanın omzudur, dayanağıdır, yol arkadaşıdır. Bunu unuttuğumuz günden beri çıkmazdayız.
Doğanın Akıl Dili
Bazı ustalar vardır, iki taş üst üste koymaya kıyamaz; bazılarıysa küçük bir taşla büyük bir zincirleme başlatır. Doğanın ustalığı da tam budur: Domino değil, döngü kurar.
Bitki yaşamı bunun en sade örneğidir. Bitki, güneşten fotosentezle aldığı enerjiyi karbona dönüştürür, köklerinde saklar. Bu karbon bitkiye güç verir, toprağı zenginleştirir, suyu tutar. Bitki yaşarken hem kendi yaşamını hem de çevresindeki yaşamı büyütür. Bizde “Her çocuk kendi kısmetiyle doğar” denir ya, işte doğanın kısmeti de budur: Bir yaşam diğer yaşamı doğurur.
Bunun adı simbiyoz, yani birlikte yaşama aklıdır. Ormanda hiçbir bitki tek başına ayakta durmaz; mantarlar, toprak canlıları, böcekler, rüzgâr, güneş… Her biri döngünün bir halkasıdır. Biz buna doğanın dayanışması diyebiliriz.
İnsan Neden Bu Döngünün Dışında Kaldı?
Çünkü insan metayı kutsadı, doğayı kaynak sandı. Oysa ne insan gerçek anlamda efendi olabildi ne de doğa köle.
Ortaya yalnızca bir kaos çıktı: hırpalanmış bir doğa ve birbirine yabancı bir insanlık.
Asıl soru şu: Madem doğa kendi çözümünü çoktan bulmuş, neden biz bu çözümün dışında duruyoruz?
Çiçek, bal arısını; bal arısı balı ile; ağaç meyvesiyle tohumu; meyve ağacı toprağı; toprak ise canlıları besler.
Bu kadar sade bir döngü, neden insan için bu kadar zor?
Üç Kız Kardeş: Dayanışmanın Tarımdaki Hafızası
Robin Wall Kimmerer’in Bitkilerin Ruhu kitabında anlattığı üç kız kardeş – mısır, fasulye ve kabak – bu döngünün adeta sembolüdür.
Mısır, fasulyeye tutunacak dal olur; fasulye mısıra azot sağlar; kabak geniş yapraklarıyla ikisini korur, toprağı örter, zararlı otları engeller. Üçü birlikte büyür; üçü birlikte yaşar.
Dayanışma bazen bilimdir, bazen de kültürün ta kendisi. Bizim topraklarda da dayanışmanın kadim bir adı vardı: Zazakî’de bunun adı Haj.
Ateşi olmayana ateş verilir, ekmeği olmayana ekmek paylaşılırdı. Bu bir sadaka değil, bir yaşam biçimiydi; çünkü herkes bilirdi ki tek başına ekilen tohum rüzgârda savrulur.
Yaşamın Yeni Eşiği: Ekolojik Bir Perspektif
Bugün insanlık yalnızca ekolojik değil, varoluşsal bir krizin eşiğinde. Ama bu kriz aynı zamanda bir çağrı: Doğaya uyumlu bir yaşam, dayanışmacı bir kültür ve akışkan bir demokrasi.
Bireyin aşamadığını mezra aşar, mezranın aşamadığını köy; köyün gücünün yetmediğini ilçe, ilin gücünün yetmediğini ülke… Ve en sonunda insanlık bir olur, doğanın öncülüğünde birlikte yürür. Bu, hiyerarşi tahakkümsüz, sınıfsız toplumların bir yaşam biçimi dayanışmalı bir düzenin adıdır.
Burada zenginlik, servet, para değil; toprağın bereketi ve yaşamın sürekliliğidir.
Demokrasi ise sadece sandık değil; yaşamsal ortaklığın yöntemidir.
Son Söz Yerine
Dünya çölleşiyor; su yaşamın gözünden akıyor. Bir damlanın kıymeti ancak susuzlukta anlaşılır.
Bugün doğa bize bir şey söylüyor:
“Ben döngüyü kurdum, sıra sende.”
İnsan doğanın aklıyla yeniden buluştuğunda, dayanışmayı yaşamın merkezine koyduğunda, kaos değil yaşam olur.
Çünkü gerçek zenginlik ne maldadır, ne mülktedir; birlikte filiz verebilen tohumdadır.
O zaman sorumuzu yeniden soralım:
Biz neden hâlâ bu döngünün dışında duruyoruz?
Belki de cevap çok basit:
Doğa bekliyor. İnsan hatırlasın diye.




