Emin Turhallı
İnsanlık tarihi, belki de evrendeki en büyük trajik çelişkinin hikayesidir: Doğaya hükmetmeye çalıştıkça, kendi kurduğu yapay düzenin esiri olmak.
İlk insan, bir ceylanın peşinde koşarken doğanın mutlak egemenliği altındaydı. “Av” ile “avcı” arasındaki o ince çizgide, korkuyla harmanlanmış ama kusursuz bir ritimle yaşıyordu. Doğaya bağımlıydı ancak bu bağımlılık, bir kopuşu değil, ekosistemin organik bir parçası olmayı ifade ediyordu. Ne zaman ki yerleşik hayata geçtik, trajedi orada başladı. Toprağı sahiplendiğimizi sandık; oysa özgürlüğümüzü bir lokma ekmek uğruna sabana ve mülkiyet kavramına teslim ettik. Sanayi Devrimi ile bu zincirleri kırdığımızı düşündük; ancak bu kez de ideolojilerin, sınıfların ve sonu gelmez tüketim hırsının karanlık dehlizlerine gömüldük.
Bugün “akıl”, insanlık için bir rehber olmaktan çıkıp, Hiroşima’dan iklim krizine uzanan bir yıkım tablosunun mimarı haline gelmiştir. Şimdi önümüzde hayati bir soru duruyor: Başka bir yaşam biçimi gerçekten mümkün mü?
Sarım Havzası’ndan yükselen ekolojik bilgelik
Bu sorunun cevabı uzaklarda değil; kadim dayanışma kültürlerinde ve doğanın kendi öz döngüsünde saklıdır.
Bingöl’ün sarp Sarım Havzası’nda yaşayan yaban atlarını ya da Hakkâri Derecik’teki yarı yaban keçileri düşünün. Bu canlılar, kışın en sert şartlarını insan müdahalesi olmadan atlatabiliyor, doğanın ritmine göre varlıklarını sürdürüyorlar. Köylü, ancak ihtiyaç duyduğunda onları topluyor. Tıpkı bir zamanlar sayıları 60 milyonu bulan bizonların Amerika bozkırlarında kurduğu dengeli yaşam gibi…
Buradaki temel mesele hayvanın kendisi değil; insanın onu “mülk” adına hapsetmemesidir. Bu örnekler, doğayı mülkiyetle boğmayan bir ortaklığın imkanını kanıtlıyor.
Japon çiftçi ve düşünür Masanobu Fukuoka’nın “hiçbir şey yapma tarımı” felsefesi tam bu noktada bilimsel bir karşılık bulur. Kazmasız, gübresiz ve kimyasal ilaçsız bir üretim… Doğayı kontrol etmek yerine onunla iş birliği yapmak. Sarım Havzası’nda kendi kendine yetişen kırmızı dut ağaçları (tuyera suri) veya taşların arasından fışkıran badem ağaçları bize bir gerçeği haykırıyor: Sorun doğanın yetersizliği değil, insanın mülkiyet takıntısı ve bireysel kazanma hırsıdır.
Aral Gölü’nden alınması gereken dersler
Eğer doğa bir mülk değil de yaşam ortağı olarak görülseydi, pamuk tarlaları uğruna koca bir Aral Gölü feda edilmezdi. Dünyanın en büyük dördüncü gölü, sadece birkaç on yıl içinde nehirlerin yönünün değiştirilmesi sonucu bir tuz çölüne dönüştü. Oysa doğanın korunması temelinde, örneğin dut ağaçlarıyla beslenen ipek böcekçiliği gibi ekolojik dengeli yöntemlerle hem üretim yapılabilir hem de su döngüsü korunabilirdi.
Bugün modern tarımın yarattığı devasa su krizini hafifletmenin yolu daha fazla baraj değil, yağmur sularını hasat etmek ve toprağın suyu tutma kapasitesini artırmaktır. Mevcut sistem, “mülkü koruma” refleksi üzerinden hem doğayı hem de insan emeğini sömürmeye programlanmıştır. Bir zamanlar kendi havzasında özgürce yaşayan insanlık, bugün kaderini Hürmüz Boğazı gibi stratejik dar boğazlara, petrol hatlarına ve savaş ekonomilerine sıkıştırmış durumdadır.
Geleceğin mimarisinde ekolojik restorasyon
İnsanlık yüzünü uzaya çevirmişken, bastığı toprağın değerini hatırlamak zorundadır. Şehirlerimiz sadece beton yığınları değil; kendi oksijenini ve gıdasını üreten, dikey mimari ile ve ekolojik yapıların yükseldiği yaşam alanları olabilir. Denizlerin çöl kısımları ve yüzeylerinde kurulacak modern ekolojik köyler, karasal yükü hafifletebilir.
Güneşle uyanan kuşlar gibi, biz de yaşam ritmimizi gün ışığına ve mevsim döngülerine göre düzenleyebilirsek, bugün dünyayı tüketen enerji israfının büyük kısmını ortadan kaldırabiliriz. Bize sınırlar, yasalar ve silahlar üzerine kurulu bir siyaset değil; doğanın anayasası lazımdır. Dünyayı ülkeler toplamı olarak değil, “ortak bir ev” olarak gördüğümüzde; güç dengeleri ve ordular zaten anlamsızlaşacaktır.
Sonuç: Sahip olmak değil, bir parçası olmak
Doğa ile uyumlu bir yaşam, romantik bir ütopya değil; bilimsel ve varoluşsal bir zorunluluktur. Bu, teknolojiyi reddetmek değil; aksine aklı, doğayı sömürmek yerine onu onarmak ve onunla bütünleşmek için kullanmaktır. Dayanışma bir yaşam felsefesi haline geldiğinde, kazanç bireylerin değil, tüm ekosistemin olacaktır.
İnsanlık doğayı eksiltmeden gelişmeyi öğrenebilir. Gökyüzü kadar özgür, toprak kadar cömert bir yaşamın kapısı hâlâ aralık duruyor. Belki de asıl mesele dünyayı değiştirmek değil; kendimizi doğanın bir parçası olarak yeniden hatırlamaktır.
Zira kazanılacak bir dünya, kaybedilecek tek şey ise mülkiyetin ruhumuzdaki prangalarıdır.



