Emin Turhallı
Bazen dünya, insanın kurduğu tüm cümlelerden yorulur.
Mülkiyetin kiri, sınırların soğuk çizgileri, paranın bitmeyen gürültüsü…
İşte tam da böyle anlarda doğa konuşmaya başlar.
Ne bir sloganla, ne bir hükümle; yalnızca sesle.
Bu bir son değildir.
Bu, yeniden bir başlangıçtır.
Her şey bir rüzgarla başlar.
Yeryüzünü titreten, durmuş olanı harekete geçiren o kadim uğultuyla…
Ardından gök gürler; evren, varlığını en yalın haliyle ilan eder.
Şimşek ve yağmur toprağa indiğinde yaşanan bir yıkım değil,
yeni bir yaşamın habercisidir.
Yağmur suları birleşir, büyük bir akışa dönüşür.
Ve o anda, insanın koyduğu sınırlar susar.
Yeniden bir hayat başlar.
Bu çağrı tek sesli değildir.
İnsanlık tarihinin kadim inançları,
doğanın bu yeniden uyanışına arka planda eşlik eder.
Hristiyan çanının vakur sesi,
Budist çanının derin titreşimi,
Zerdüştlerin binyıllık nefesi,
Şofar’ın iç titreten çağrısı…
Bu sesler bir inancı ya da ideolojiyi değil,
insanlığın ortak hafızasını temsil eder.
Ve tam bu noktada emeğin onuru yükselir:
Evrensel işçi marşı.
İnanç, emek ve doğa;
ilk kez mülksüz, sınırsız ve eşit bir ahenkle yan yana durur.
Bu noktada insan sahneye çıkar.
Ama efendi olarak değil.
İnsan burada dinleyendir.
Öğrenendir.
Unuttuğunu hatırlayandır.
Doğanın karşısında diz çöken ama teslim olmayan;
hükmeden değil, sorumluluk alan bir varlık olarak durur.
Sonra söz, doğanın asıl sahiplerine geçer.
Dağlarda özgürlüğü haykıran kurt,
yaşamı sabırla inşa eden arı,
vadilerin kekliği,
ormanın derinliklerinden gelen guguk kuşu…
Her biri bu büyük senfoniyi ilmek ilmek işler.
En sonunda bülbül devralır sözü;
zarafetin, direncin ve umudun sesiyle.
Ve iki ses vardır ki, bu hikayeden bir daha ayrılmaz.
Biri semaya yükselen bir şahitliktir: Ezan.
Diğeri yeryüzünde zulme karşı duran bir iradedir:
Demirci Kawa’nın örsüne inen çekiç.
Her vuruşta, her nidada;
ruh ile emek, kuş seslerinin arasına karışır.
İnsan yeniden “can” olur.
Adıyla, kimliğiyle ya da mülküyle değil;
yalnızca varlığıyla.
Bu büyük anlatı, evcil bir huzurla yumuşar.
Horozun sabahı müjdeleyen sesi,
kuzu ve keçi yavrularının masum meleyişleri,
bir kedinin dingin mırıltısı…
Burada sahip yoktur.
Mülk yoktur.
Sadece aynı döngünün eşit parçaları olan canlılar vardır.
Mülksüzlük, yoksunluk değildir.
Mülksüzlük;
doğanın emeği üzerinde hak iddia etmeyi reddetmektir.
Toprağı sahiplenmek değil,
ona emanet olmaktır.
Ve sonra…
Toprak titrer.
Bozkırdan bir at geçer.
Özgürlüğün ve asaletin simgesi.
Tüm bu sesleri yelesine katmış,
sınır tanımadan koşar.
Kişnemesiyle senfoni zirveye ulaşır
ve mülksüz bir dünyanın döngüsüne mühürlenir.
Yeryüzü nidası,
yaşamın sesidir.
Video: Haşim Tunçok



