Emin Turhallı
“Barış” diyoruz…
Ama bu kelime, hayata, toprağa ve insanın vicdanına değmediği sürece; dudaklardan dökülen mahcup bir temenniden ibaret kalıyor. Çünkü barış, tek başına bir ideolojiyle, bir inançla ya da bir sloganla kurulabilecek kadar basit bir mesele değil. Karşısında, binlerce yıldır ayakta duran devasa, köklü ve acımasız bir mekanizma var: Savaş.
Savaşın varlık gerekçesi nettir: Hasmını alt etmek. Bu karanlık düzen, yaşayabilmek için mutlaka bir düşman yaratmak zorundadır. Karşısındakinin güçlü ya da zayıf olması fark etmez; savaş, varlığını sürdürebilmek için bir nefret nesnesine, bir “öteki”ye ihtiyaç duyar. Ve düşmanını yok ettiğinde, yalnızca canını değil; onun hakikatini, hafızasını ve varlık hakkını da gasp eder.
Tarihin tosladığı duvar: İmparatorluklar mezarlığı
İnsan eliyle inşa edilen ve yalnızca güç ile mülkiyet hırsıyla ayakta tutulan her yapı, er ya da geç bir duvara toslamaya mahkumdur. Tarih, bu çarpışmanın görkemli enkazlarıyla doludur.
Güneşin batmadığı Büyük Britanya’dan Roma’nın “sonsuz” imparatorluğuna; Osmanlı’nın uçsuz bucaksız sınırlarından Sovyetler’in demir yumruğuna, Nazi Almanyası’nın cinnet haline kadar… Hepsi bir zirveye ulaştı, hepsi çöktü. Çünkü sonsuzluk iddiası, zaman karşısındaki en kırılgan kibirdir.
Geriye ne kaldı?
Neredeyse hiçbir şey. Çünkü insan, sahip olduklarıyla yetinmeyi değil; karşısındakinden almayı “başarı” saymayı tercih etti.
Doğanın omurgası ve insanın ihaneti
Oysa başımızı kaldırıp doğaya baktığımızda bambaşka bir hakikatle karşılaşırız. Barış, doğanın omurgasıdır. Doğanın yaşam döngüsü yok etmeye değil, dengeye dayanır. Kurt ile koyun arasındaki ilişki bile mutlak bir savaş değil; yaşamı sürdüren bir denge sistemidir.
İnsan, bu döngüden koptuğu an; kıtlığı, yokluğu ve büyük kopuşu da yanına alarak tarih sahnesine çıktı. Yaklaşık 150 bin yıl boyunca doğanın sunduğuyla yetinen, mülkiyet bilmeyen insan; toprağı çitle çevirip “burası benim” dediği gün, kendi felaketinin de tohumunu ekti.
Lagaş ve Umma: Kardeş kardeşin katli
Tarihçilerin “kayıtlara geçen ilk savaş” olarak tanımladığı olay, MÖ 2450 civarında Mezopotamya’da yaşandı: Lagaş-Umma Savaşı. Bu savaşın “zaferi”, Akbaba Steli adı verilen taş kabartmaya kazındı. Lagaş Kralı Eannatum, düşman cesetlerini parçalayan akbabaları gururla resmettirdi.
Trajedi tam da buradaydı.
Lagaşlılar ve Ummalılar aynı etnik kökene, Sümer halkına aitti. Aynı dili konuşuyor, aynı tanrılara yakarıyor, aynı kültürü paylaşıyorlardı. İnsanlık, tarihteki ilk büyük savaşında aslında kendi yansımasını boğazlamıştı. Bir yudum su ve bir parça tarla uğruna, kardeşini akbabalara yem etmişti.
O günden beri tarih, kazananın kalemiyle; kaybedenin sessizliğiyle yazıldı.
Savaşın modern maskeleri
Bugün modern dünya, savaşları “ulusal güvenlik”, “demokrasi” ya da “kutsal dava” gibi süslü ambalajlara sararak sunuyor. Oysa paket açıldığında içinden çıkan hep aynı:
Petrol, gaz, enerji ve ticaret kazanç yolları üzerinde hakimiyet mücadelesi.
Savaşın en sinsi suçu ise insanlığa ve doğaya karşı işlenendir. Hiroşima’dan Halepçe’ye, Vietnam’daki Agent Orange’dan bugün yakılan ormanlara kadar savaş; toprağı ve suyu onlarca yıl sürecek bir ölüme mahkum eder. Kaynakları tüketerek var olan her uygarlık, o kaynaklarla birlikte yok olmaya da mahkumdur.
Buna karşılık, Algonquian halkları gibi doğayla uyumu rehber edinen toplumlar; “hasım” yaratmadan da var olabilmenin mümkün olduğunu göstermiştir.
Sonuç: Kazananı olmayan bir savaş
Artık yüksek sesle kabul etmeliyiz: Tarih boyunca anlatılan o “şanlı zafer” hikayeleri, gerçekte insanlığın en büyük yenilgisidir.
Bu savaşlarda kazanan yoktur. Yalnızca yoksulların kanıyla beslenen silah tüccarları ve yeni felaketler için sıraya giren yeni akbabalar vardır.
Gerçek zafer; birini alt etmek değil, kimseyi düşmanlaştırmadan; her varlığı birbirinin yaşam teminatı olarak görebilecek o kadim doğa barışına geri dönebilmektir. Aksi halde, bu kanlı döngüde duvara çarpan son uygarlık da yine biz olacağız.
Not: Bu yazı evrensel tarihsel bir değerlendirmedir.




