Şehirlerde artık nefes almak bile lüks oldu.
Bitmeyen araç trafiği, boğucu egzoz dumanı, gürültü, stres…
Dağları, taşları, ormanları, toprağı ve suyu tüketen bu sistem hayatı kolaylaştırmıyor; tam tersine hayatı çekilmez hale getiriyor.
Klasik belediyecilik, her ortaya çıkan sorunu daha büyük makine, daha fazla araç, daha çok personel ile çözmeye çalıştı.
Dar sokakları temizlemek için küçük römorklu traktörler icat edildi; yetmedi, sokaklar büyük makinelerle süpürülmeye başlandı. Çöp arttıkça TIR’lar büyüdü. Şehir büyüdükçe vadiler, dereler, sırtlar ve tepeler betonla doldu.
İmar yapıldı, caddeler genişletildi, asfalt döküldü, sanayi siteleri, haller, otogarlar kuruldu.
Ama sonuç değişmedi:
Ne yollar yetti,
ne otoparklar,
ne de şehirlerin nefesi…
Şehirler cazibe merkezi oldukça köyler boşaldı. Köylü şehre yığıldı. Her aile bir otomobil sahibi oldu. Gıda taşındı, çöp çoğaldı, hava ısındı, kokular arttı, logarlar tıkandı, hastaneler kalabalıklaştı. Hayat bütünüyle makineye bağımlı hale geldi.
Ve sonunda zurnanın zırt dediği yere gelindi:
Trafik kilitlendi.
Ambulans hastaya ulaşamıyor, güvenlik geç kalıyor, işe giden işe, okula giden okula yetişemiyor.
Makineyle çözülsün denilen her sorun, bu kez makine yoğunluğu yüzünden çözülemez hale geldi.
Oysa doğa bu sorunları çoktan çözmüştü.
Ağaç kendi döngüsünü kendi kurar.
Orman kendi kendini dengeler.
Su, toprağa karışır; toprak hayata dönüşür.
Bir canlının ölümü, başka bir canlının yaşamına kaynak olur. Hiçbir şey ortada kalmaz; her şey dönüşür.
Ekolojik belediyecilik tam da buradan başlar.
Doğayı taklit ederek değil, doğadan ilham alarak…
Ekolojik belediyecilik ağaç kesmez, ağaç çoğaltır.
Makineyi artırmaz, azaltır.
Sorun üreten değil, sorun önleyen bir anlayıştır.
Şehirler iş bulma kurumu değildir; yaşam kurma alanıdır.
Her evin bir bahçesi olsa, bu bahçe hem belediyenin yükünü hafifletir, hem marketin, hem klimanın, hem de makinenin.
Yeşil alan, sadece estetik değildir; sağlık, temizlik ve denge demektir.
Kendi sebzesini, meyvesini üreten; artığını dönüştüren; suyunu yeniden hayata katan bir şehir, çöp üretmez.
Çöp üretmeyen şehir, hastalık üretmez.
Hastalık üretmeyen şehir, maliyet üretmez.
Biz bunu köyde yaşadık.
Dereler çöp yığınına dönüştüğünde, koku başladı, hayvanlar zehirlendi, balıklar öldü.
Sonra durduk, temizledik ve doğanın dilini yeniden öğrendik.
Bugün köyümüzde neredeyse çöp yok.
Artıklar ağaca, toprağa, hayvana dönüyor; karşılığında bereket olarak geri geliyor.
Elbette şehir bütünüyle köy olmaz.
Yol olur, araç olur.
Ama burada asıl soru şudur:
Kimin yolu öncelikli?
Toplumun ortak hakkı mı, bireysel konfor mu?
Eğer toplu taşıma öncelikli olmazsa, herkes arabasıyla yola çıkar ve sonuç değişmez: kilitlenme.
Bugün Diyarbakır’da yaşanan tam olarak budur.
Sabah Silvan yolu, akşam Hilvan yolu…
Saatlerce süren trafik, havayı kirletmekle kalmıyor; insanın ruhunu da karartıyor.
Bir litre mazot yandığında yaklaşık 4 kilo gaz ve zehir havaya karışıyor.
Binlerce araç, her gün bu yükü şehrin üstüne bırakıyor.
Oysa bir tren, 80 – 120 TIR’ın yükünü tek başına taşıyabiliyor.
Bir tramvay, yüzlerce otomobilin yaptığı işi tek hat üzerinde görüyor.
Bireysel araçların gürültüsü kaostur.
Toplu taşıma ise bir senfonidir.
Gökyüzünde milyarlarca yıldız var ama bizi yaşatan tek bir güneş…
Müzikte yüzlerce ses var ama uyum olursa senfoni olur.
Şehir de böyledir.
Rekabetle, gösterişle, tüketimle değil;
dayanışmayla, doğayla, ortak akılla yaşar.
Ekolojik, ekonomik ve sağlıklı bir belediyecilik artık bir tercih değil, zorunluluktur.
Diyarbakır’ın da, dünyanın da ihtiyacı tam olarak budur.




