1958 yılında Çin’de Mao Zedong’un başlattığı “Büyük İleri Atılım” politikası, insanlık tarihinin en büyük ekolojik hatalarından birine sahne oldu.
O dönem, tarım verimini artırmak adına dört “zararlı” belirlenmişti: fareler, sinekler, sivrisinekler ve serçeler.
Serçelerin tahılları yediğine inanılmış, bu küçük kuşlar ülke çapında düşman ilan edilmişti. Halk emirle sokağa döküldü; tencere, tava çalarak serçeleri korkuttular, yuvalarını yaktılar, yumurtalarını kırdılar. Milyonlarca serçe öldürüldü.
En son kalan serçeler de ülkenin konsolosluklarına sığındı. Konsoloslukların çevresini saran halk, günlerce tencere ve tava çaldı. Kaçacak başka yer bulamayan serçeler, açlık ve susuzluktan ağaçlarda yorgun düşerek yere düşüp öldüler.
Serçelerin ölümüne sevinen halk, onları yok ettikten sonra felaketin kendilerine döneceğini hiç tahmin etmemişti. Kısa sürede Çin semaları serçe sessizliğine büründü.
Serçeler yok olunca, onların yediği böcekler — özellikle çekirgeler — kontrolsüz biçimde çoğaldı. Tarlalar mahvoldu; tahıllar kurtuldu sanılırken tam tersine yok oldu.
Sonuç: 1959–1961 yılları arasında Çin büyük bir kıtlık yaşadı. Milyonlarca insan açlıktan öldü.
“Verimi artırmak” için yapılan yanlış bir çevre müdahalesi, insanlığın en acı derslerinden birine dönüştü.
Güneydoğu’nun Makus Kaderi ve Durdurulan Nehirler
Yıllardır politikacılar, “Güneydoğu’nun makus kaderini değiştireceğiz” diyerek Fırat ve Dicle üzerine barajlar, HES’ler inşa etti. Halkın umudu suya bağlandı; ama bu su, doğanın damarlarından çekilerek getirildi.
Dicle ve Fırat’a gem vuruldu, suların özgür akışı durduruldu. Sonuçlar yavaş yavaş görünür hale geldi.
Urfa Ovası’nda tarım makineleri sıcaktan tarlada cayır cayır yanıyor. Dağlar artık eskisi gibi kar tutmuyor, mevsimler kayıyor. HES ve barajlar sonrası yağmurlar çoğaldı, sellere neden oldu; şimdi ise yağmur da yağmaz oldu. Meteoroloji artık her damlayı “uyarı” olarak duyuruyor.
Çüngüş gibi serin dağ köylerinde bile meşe, ceviz, badem yerine narenciye ağaçları yetiştirilmeye başlandı. Güney rüzgârlarının bereket taşıdığı dağlar, artık çölün sınırına dönmüş durumda.
Bu tablo, doğanın sabrının tükendiğini gösteriyor.
Biz hâlâ “enerji” adı altında doğanın damarlarını kesmeye devam ediyoruz.
Sarım Havzası: Yaban Hayatı İçin Son Sığınma Kampı
Dicle Nehri’nin son kollarından biri olan Sarım Çayı üzerinde bir HES projesi hayata geçirilmek istenmektedir.
Bu bölge, çevredeki tahribatlardan kaçan canlıların sığındığı son doğal yaşam alanlarından biridir.
Sarım Havzası, adeta doğanın kalbi gibidir.
Ama aynı anlayış, aynı yanlış ısrar burada da tekrarlanmak isteniyor.
Bugün yapılmak istenen HES, yalnızca bir enerji projesi değil; yeni bir çevre felaketinin potansiyel başlangıcıdır.
Tıpkı Çin’de “serçeler zararlıdır” denilip doğa dengesinin bozulduğu gibi, biz de “enerji lazım” diyerek su dengesini bozmak üzereyiz.
Kulp Pasur Çayı felaketinde olduğu gibi, bir HES “küçük ölçekli” denilerek başlatılır; ama sonunda ekosistemi yutacak büyüklüğe ulaşır.
Sarım Çayı da aynı sonla karşı karşıya.
Aynı Hatayı Tekrar Etmek Üzereyiz
Çin’deki “Son Serçe Felaketi”nden 70 yıl geçti ama ders alınmadı.
Bugün Sarım Çayı’nda yapılacak bir HES, doğanın dengesini bozacak;
suyu kesilecek, toprak kuruyacak,
kuşlar, balıklar ölecek,
kalan börtü böcek kaderine terk edilecek.
Ve bir süre sonra insan da orada yaşayamayacak.
Tarih, aynı hatayı farklı yerlerde tekrar tekrar yazıyor.
Doğayı susturduğumuz her yerde, sonunda biz de sessiz kalıyoruz.
Son Söz: Dengeyi Değil, Yaşamın Damarını Kesiyoruz
Artık anlamamız gerekiyor:
Nehirler yalnızca su değildir; hayatın damarlarıdır.
Bir nehir durduğunda, yalnız balık değil; ekonomi, tarım, iklim ve insan da durur.
Sarım Çayı’na yapılacak HES, sadece bir mühendislik projesi değildir;
bu, bir medeniyet testidir.
Çin’de serçeleri öldürürken kimse felaketin geldiğini fark etmemişti.
Bugün Sarım Çayı’nda da aynı tedirginlik var.
Çin’de son serçenin ölümü kıtlık felaketini getirdi,
Sarım’da son HES felakete dönüşmesin.




