Her dağ, her tepe, her yükselti ekolojik bir dengeye, bir döngüye ve yaşama katkı sağlayan bir işleve sahiptir.
İklim değişikliğinden önce yüksek dağların çoğu buzuldu. Yazları kurak bulut olmasa da, dağların havada tuttuğu nem suya dönüşür, zirvelerinde krater gölleri oluşurdu. Bu göller hiç kurumaz; sessizce ama sürekli bir yaşam üretirlerdi. Yani yağmur yağmasa da buzul dağlar su üretirdi. Dağ, doğanın kendi suyunu üreten kalbiydi. Nemrut Krater Gölü buna güzel bir örnektir.
Yerden yeşeren bitkiler, ormanlar ve toprakta yaşayan her canlı terleme ve buharlaşma işlevini yerine getirir. Bu buharlaşma, yerin yapısına göre şekil ve pozisyon alır. Yerdeki ve gökteki hava basıncı sürekli bir döngü içindedir. Dağ, bu iki basınç noktasının çarpıştığı yerdir.
Deniz seviyesi, yerin sıfır noktası olarak kabul edilir. Burada yüksek basınç vardır. Isınan hava yukarıya doğru genişleyerek hareket eder. Sarım Dağları’na doğru taşınan buhar ve bulutlar orada yoğunlaşır. Her dağ, tepe ya da yükselti, yüksekliğine göre daha çok bulut yoğunluğu toplar. Dağ ne kadar yüksekse, bulut da o kadar yoğundur.
Deniz, alçak seviyede olduğu için orada daha yüksek basınç, yani daha fazla hava ağırlığı vardır. Denizden ve yerden buharlaşan nem, dağlarda yoğunlaşır. Örneğin, Çotla bizim kuzeyimize düşer; bulut üstümüzden geçerek Çotla’da yoğunlaşır. Güneyden gelen sıcak hava ile kuzeyden gelen serin hava çakışınca şimşek ve gök gürültüsü meydana gelir. Bu andan sonra bulut yağmura dönüşür.
Diyarbakır – Sarım Dağları arasında, Çotla’yı baz alırsak yaklaşık 140 km uzaklık farkı vardır. Bu bölgede en az dokuz kez yağmur düşerken, Diyarbakır’a yalnızca iki kez yağmur düşer. Oysa bulut kütlesi önce Diyarbakır üzerinden geçmektedir. Neden yağmur yağmaz? Çünkü bulutun toplanması için önce bir dağ gereklidir. Dağın yüksekliği arttıkça bulut yoğunluğu da artar. Hele ki bu dağ bir dağ silsilesi ise, bulutlar daha geniş bir alanda toplanır.
Sarım Dağları bir sıradağlar silsilesidir; bu yüzden daha çok bulut toplar, daha fazla yoğunlaşma olur.
İkinci büyük etken yeşillik, yani orman bitkisidir. Ormanların yoğun oluşu, yüksek basıncın düşmesine sebep olur. Yani yer serin ve nemli ise yağmur ortamı daha çok oluşur.
Bir dikiş makinesini düşünün: Altan makine dikiş tutmasa, elbise de tutmaz. Doğada da nem aynı görevi görür. Nem yalnızca güneyden kuzeye taşınır, çünkü güney nemli ve ılımandır. Kuzeyden nem taşınmaz, çünkü kuzeyin nemi soğuk ve kurudur. Yani kuzey rüzgârı nem taşımaz; fakat güneyden gelen ılıman nem, yoğunlaşarak yağmura dönüşür.
(Burada önemli bir bilimsel ayrım yapmak gerekir: Nemin güneyden kuzeye taşınması her yerde geçerli değildir. Bu durum, bulunduğumuz bölgenin coğrafi konumuna bağlıdır. Türkiye gibi Akdeniz ikliminin etkili olduğu bölgelerde nem, genellikle güneyden -Akdeniz ve Basra Körfezi üzerinden- kuzeye doğru taşınır. Ancak dünyanın diğer yerlerinde nemin yönü rüzgâr kuşaklarına, deniz-kara konumuna ve iklim kuşaklarına göre değişir. Örneğin Güney Amerika’da nem kuzeyden güneye, Avrupa’nın bazı kısımlarında batıdan doğuya taşınır. Yani bizim bölgemizde güneyden kuzeye nem akışı doğrudur, fakat bu tüm dünya için geçerli bir kural değildir.)
HES’ler, maden projeleri, orman yangınları, beton yapılar, kimyasal ilaçlar ve gübreler doğadaki biyoçeşitliliği etkileyen unsurlardır. Kısacası, insan eliyle doğaya yapılan her müdahale, doğadaki dengeyi bozar.
Bir kelebeğin kanat çırpması fırtına yaratmaz; ama bu sayı milyarları bulduğunda fırtına kopar. Şu anda hem yerden hem gökten iklim değişikliğini insan eliyle yaratmış durumdayız. Atmosferde sera gazı, yerde doğa tahribatı… Eğer bu durum geniş bir çevrede oluşmuşsa, iklim değişikliği etkisini çok daha fazla gösterir. Özellikle güney bölgelerimizde bu değişikliği daha çok hissediyoruz. Yaşam döngüsü güneyle bağlantılıdır; bu döngüyü bozduğumuzda yaşam diye bir şey kalmaz.
Örneğin, Himalaya Dağları’nın güneyi ılıman, kuzeyi ise soğuk ve çöldür. Yani kuzey kuraktır. Muson yağmurları yalnızca güneye yağar, kuzeye yağmaz. Tibet kuzeyde kaldığı için Muson yağmurlarından faydalanamaz. Çotla yağmur ve kar alırken, Reşık Dağı daha alçak olduğu için daha az yağış alır. Bu veriler meteoroloji kayıtlarında da mevcuttur; gidip sorabilirsiniz.
Dağların sayesinde oluşan bu doğal döngü yaşamın devamlılığını sağlar. Bitkiler yeniden yeşerir, canlılar etkileşime girer, yer altı ve yer üstü su kaynakları yeniden dolar. Dereler, vadiler, ırmaklar akmaya başlar. Bir müdahale veya doğal afet yaşanmadığı sürece bu döngü saat gibi işler.
Diyarbakır ovası verimliliğini dağlardan alır; doğal zenginliğini dağlara borçludur. Nasıl ki dikiş makinesi tek bir iple dikiş tutmuyorsa, doğa da öyledir.
Ayrıca dağlara çıkmak insan psikolojisi üzerinde büyük bir etkiye sahiptir; hem de olumlu yönde. Aşağılardan güneşe bakıldığında güneş çok uzaklarda görünür. Oysa yüksek bir dağın tepesinden sabah güneşin doğuşunu izleyince, dağ adeta güneşten daha yüksekmiş hissi verir. Dağ tepelerinde oksijen az olmasına rağmen, insan vücudu buna uyum sağlar; bu da dağın başında kalmayı tercih etmesine neden olur. Ayrıca, uzaklarda görünmeyen manzaraları bir halı gibi serer; denizi, ovayı seyretmek insana huzur verir. Bu da ruh ve beden sağlığı üzerinde iyileştirici bir etkidir.
Dikkat ederseniz, birçok şifalı bitki -ışkın, kekik, sarı çiçek gibi- dağların zirvelerinde yetişir.
İnsanlık bugüne kadar gelmişse, bu dağlar sayesinde olmuştur. Geliye Godernê buna bir örnektir. İnsan, diğer canlıların en korumasız varlığıydı; dağlar insanlara sığınak ve koruma görevi gördü. Diyarbakır’da yapılan surlar da insanları dış tehlikelere karşı korumak için yapılmıştır. Diyarbakır, doğal zenginliğini Dicle Nehri’ne borçluyken, yaşamını surlar sayesinde korumuştur.
Teknoloji insan yaşamını kolaylaştırmış olsa da, doğayla uyumlu geliştirilmediği için bugün insan, tekniğin efendisi değil, kölesi durumuna düşmüştür. Sistem, işleyişini yaşamın bütünlüğü üzerine kursaydı, mükemmel olurdu.
Hükümetler, devletler, hangi adla anarsak analım; doğa yaşanmaz hâle geldiğinde hepsi bir bütün olarak yok olacaktır. Daha önce çöken, yok olan toplumları görmedik mi? Ya da doğaya önem veren toplumlar ayakta kalmadı mı?
Bizim ah-u zarımız, insanın kendi eliyle yarattığı bu canavarın pençesinde yok olmamaktır. Dağlarımızı, ovalarımızı ve tüm doğal varlıklarımızı, tekniğin yanlış kullanımına ve kurduğumuz hatalı sisteme kurban etmeyelim.
Zenginlik, doğanın zenginliğidir. Bizi yaşatan, cebimizdeki ya da evimizdeki servet değil, doğanın bize sunduğu yaşamdır.
Lütfen yaşama dayalı bir dünya için çabalayalım. Gerisi ham hayaldır.





👏