Emin Turhallı
Nasıl olursa olsun… Güneş her sabah doğudan doğuyor. Mevsimler, sanki hiç şaşmadan görevini yerine getiriyor. Nehirler akıyor, pınarlar toprağın bağrından fışkırıyor. Rüzgâr esiyor, kuşlar cıvıldıyor, çiçekler açıyor. Arılar, karıncalar, görünmeyen bir düzenin sadık işçileri gibi çalışıyor. Çocuklar oyunlara dalıyor, dedeler kendi hikayelerini anlatıyor.
Ve insan…
Bu kusursuz düzenin içinde bir zamanlar eksikti. Uçamıyordu, hızlı gidemiyordu, uzaklarla koşamıyordu. Kuşa bakıp iç geçiriyor; ceylanın koşusuna, balığın yüzüşüne hayran kalıyordu. İçinde bir eksiklik vardı: Doğaya karşı değil, doğa kadar olamamanın eksikliği.
Hayalin Peşinden Gelen “Konfor”
Sonra insan, hayalinin peşinden koştu. Uçmak istedi; denedi, düştü, vazgeçmedi. Treni yaptı, yolu kısalttı. Arabayı icat etti, zamanı hızlandırdı. Uçağı yaptı, mesafeleri yok etti.
Ve bir gün… Bütün bunları başaran insan, koltuğuna oturdu. Televizyonun karşısında çekirdek çitleyerek “Artık rahatım” dedi. Ama o gün bir şey oldu: İnsan, doğayı yenmedi; doğayı unuttu. Konfor arttıkça bağ koptu. Toprağın kokusu, rüzgarın dili, suyun hikayesi unutuldu. İnsan artık sadece tüketiyordu.
En Büyük Yanılgı: Sonsuz Kaynak
İnsan en büyük yanılgıyı yaptı; doğanın kaynaklarını sonsuz sandı. Barajlar kurdu, suyu hapsetti. Dağlara baktı; artık onlar “doğa” değil, altın, kömür, demirdi. Toprağı deldi—sondajlar vurdu. Denizi bile arıttı, yetmedi. Fabrikalar yükseldi, bacalar duman kustu. Ama kimse o dumanın nereye gittiğini sormadı. Gökyüzü doldu… CO_2, metan, egzoz gazları… Ve dünya ısınmaya başladı.
Bir insanın ateşi yükseldiğinde nasıl hayatı tehlikeye girerse, bir motor hararet yaptığında nasıl kilitlenirse, gezegen de ateşlendi. Doğa, kendi ateşini düşürmeye çalışır. Ama yöntemi serttir: Kasırga olur, sel olur, kuraklık olur, yangın olur, don olur. Deniz yükselir. Bunlar felaket değil, doğanın kendini iyileştirme çabasıdır. Ama arada kalan insan… Bedel öder.
Sayılarla Konuşan Doğa
Bugün bir şehrin havasına bakın. Görmezsiniz ama hissedersiniz. O ağırlık sadece duman değildir; birikmiş hataların yüküdür. Prof. Dr. Hasan Göksel Özdilek’in de dediği gibi:
“Doğa susmaz, sayılarla konuşur.”
PM artar, SO_2 yükselir. Bir nehir kirlenir, mansapta zehir taşır. Sonra hastaneler konuşur. Bir çocuk larenjit olur, bir işçi nefes alamaz. Morbidite artar. Ve bilim der ki: “Bu tesadüf değil, bu bir eğilim.”
Çünkü doğa bir sistemdir. Ve bu sistemde hiçbir şey yalnız değildir. Bir yerde kesilen orman, başka bir yerde sel olur. Bir yerde yakılan kömür, başka bir yerde kuraklık olur. Bir yerde açılan maden, başka bir yerde yaşamı söndürür.
Doğru Soru: Ne Kadar Geriye Dönebiliriz?
Bugün geldiğimiz noktada insan hâlâ soruyor: “Daha ne kadar ilerleyebiliriz?” Ama belki de doğru soru bu değil. Doğru soru şu: “Ne kadar geriye dönebiliriz?”
Çünkü mesele teknoloji değil, mesele yön. Biz doğayı kendimize uydurmaya çalıştık. Oysa hayatta kalmanın tek yolu, doğaya uyum sağlamaktı. Unutmayalım: Bu gezegende yediğimiz her lokma, güneşin toprağa hapsettiği enerjidir. Her ağaç, CO_2’yi alır, yaşama çevirir. Eğer CO_2 yakmak gerçekten çözüm olsaydı, bunu en iyi doğa yapardı. Ama doğa yakmaz, dönüştürür.
Şimdi bir yol ayrımındayız. Ya daha fazla tüketip daha büyük felaketleri bekleyeceğiz… Ya da durup anlayacağız: İnsan doğadan ayrı değil. İnsan, doğanın kendisidir.
Ve doğa kaybederse, kazanan hiç olmayacak.




