Emin Turhallı
İnsanlığın yeryüzündeki serüveni, bir avuç toprağa bırakılan o ilk tohumla başladı. On dört bin yıl boyunca atalarımız, doğadan ödünç aldıkları tohumları elden ele, nesilden nesile aktardılar. O zamanlar tohum sadece bir besin değil; bir hafıza, bir koku, bir lezzet ve hepsinden öte bir “yaşam yoldaşı” idi. Mısır, fasulye ve kabağın oluşturduğu o muazzam “Üç Kız Kardeş” dayanışması gibi tarım da kolektif bir yaşamın, tabiatla kurulan sessiz bir anlaşmanın adıydı.
Sonra ne mi oldu? İnsanlık, kendi varlığını borçlu olduğu bu kutsal döngüye “verim” ve “kazanç” hırsıyla savaş açtı.
Yeşil Devrim mi, Yoksa Doğanın İstilası mı?
Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünya sahnesine çıkan “Yeşil Devrim”, insanlığa açlığı bitirme vaadiyle sunuldu. Norman Borlaug gibi isimler laboratuvarlarda yüksek verimli tohumlar geliştirirken, arka planda dev kimya şirketleri yerini alıyordu. Savaş meydanlarında insanı yok etmek için kullanılan zehirli gazlar ve kimyasallar, kılık değiştirerek tarlalara sızdı. Paul Hermann Müller’e 1948’de Nobel Ödülü kazandıran DDT, aslında toprağın altındaki ve üstündeki o muazzam ekosisteme atılan bir atom bombasıydı.
Bu süreçte “Ata Tohumu” neredeyse düşman ilan edildi. Doğanın binlerce yılda ilmek ilmek işlediği o kadim genetik hafıza, “verimsiz” ve “modası geçmiş” denilerek rafa kaldırıldı. Tek tipleştirme (monokültür) tarım dönemi başladı. Artık tarlalarda bereket değil, şirketlerin patentli tohumları ve onlara bağımlı kılınan sentetik gübreler hüküm sürüyordu.
Rachel Carson’ın Kehaneti ve “Sessiz Bahar”
Darwin’in “güçlü olan hayatta kalır” teorisini yanlış yorumlayanlar, karıncaların ve arıların o muazzam kolektif gücünü görmezden geldiler. Doğayı bir savaş meydanı olarak gördüler; otları “yabani”, böcekleri “zararlı” saydılar. Ta ki Rachel Carson çıkıp o sarsıcı soruyu sorana kadar: “Kuşların ötmediği bir bahara hazır mısınız?”
Carson, 1962’de yazdığı Sessiz Bahar kitabı ile bu kimyasal yıkımı dünyaya duyurduğunda, ekolojik hareketin temellerini de atmış oldu. Kendisi de kanserden ölen bu cesur kadın; bize bugün yaşadığımız sağlık krizlerinin, artan kanser vakalarının ve bozulan genetiğimizin haritasını önceden çizmişti.
Kaybeden Sadece Doğa Değil, İnsanlık Oldu
Yuval Noah Harari’nin de sorguladığı gibi: İnsan mı buğdayı evcilleştirdi, yoksa buğday (ve onu yöneten şirketler) mi insanı kendi kölesi yaptı? Bugün geldiğimiz noktada hibrit tohumlar ve DNA’sı değiştirilmiş ürünler, “nüfus artıyor” bahanesinin arkasına sığınarak soframızın tek hakimi oldu.
Oysa kaybettiğimiz sadece bir lezzet ya da bir koku değil. Biz:
Kolektif yaşamımızı kaybettik.
Sağlığımızı şirketlerin kâr hırsına kurban verdik.
Toprağın altındaki o görünmez mikro dünyayı (mikroorganizmaları) zehirledik.
Çıkış Yolu: Hafızaya Dönüş
Bugün insanlık, içine düştüğü bu kimyasal çıkmazdan kurtulmanın yollarını arıyor. Çözüm aslında çok uzaklarda değil; rafa kaldırdığımız o kadim tohumlarda, dedelerimizin ve ninelerimizin elden ele geçirdiği o güzel kokulu lezzetli güzel tadı o tohumu da saklı.
Doğayla savaşmayı bırakıp onunla yeniden “kolektif” bir yaşam kurmayı öğrenmek zorundayız. Çünkü Rachel Carson’ın da dediği gibi; doğaya karşı işlenen hiçbir suç cezasız kalmaz ve bu savaşın galibi asla insan olmayacaktır.
Soru şu: Şirketlerin patentli, ruhsuz ve laboratuvar üretimi tek kullanımlık tohumlarına mı mahkum kalacağız; yoksa binlerce yıllık o tadı güzel, mis kokulu, lezzetli, doyumsuz ve sağlıklı gıda kadim dostumuz Ata Tohumu’na yeniden can suyu mu vereceğiz?




