Emin Turhallı
Son günlerde camdan dışarı baktığımızda gördüğümüz beyaz örtü, o tanıdık sorunun yeniden sorulmasına neden oldu: “Hani küresel ısınma vardı? Her yer kar altındayken bu iklim krizi denilen şey bir yanılma mı?”
İnsanların bu soruyu sorması son derece doğaldır.
Yanıt, kar tanelerinin romantik süzülüşünde değil; doğanın bozulan ritminde saklıdır.
Yaşam elbette inişli çıkışlıdır. Ancak bugün tanık olduğumuz durum, doğal dalgalanmaların ötesinde, küresel ölçekte zorlanan bir denge sistemine işaret etmektedir.
Dünyanın metabolizması alarm veriyor
Ünlü bilim insanı James Lovelock, Gaia kuramında Dünya’yı devasa bir canlı organizmaya benzetir.
Bu organizma, milyonlarca yıl boyunca volkanik patlamaları, doğal yangınları, toprak kaymalarını ve atmosferdeki değişimleri kendi iç döngüleriyle dengelemeyi başarmıştır.
Okyanuslar, atmosfer ve biyosfer birlikte çalışarak gezegenin “metabolizmasını” ayakta tutmuştur.
Ancak özellikle sanayi devriminden bu yana tablo köklü biçimde değişmiştir.
Fosil yakıt kullanımı, plastik kirliliği, kontrolsüz madencilik ve betonlaşma; doğanın kendini yenileme kapasitesini zorlayan bir hızla ilerlemiştir. Sorun artık yalnızca “ısınan bir hava” değil; atmosferik istikrarsızlık, yani uçlar arasında savrulan bir iklim düzenidir.
Isınan dünya neden kar yağdırır?
Bu durum ilk bakışta bir çelişki gibi görünür. Oysa bilimsel açıdan tablo nettir.
Isınan bir dünya daha fazla buharlaşma ve dolayısıyla daha fazla nem üretir. Genleşen atmosferde biriken bu nem, okyanus yüzey sularının soğumasıyla küresel ölçekte serinleme yaratan La Niña koşulları gibi soğuk hava sistemleriyle karşılaştığında, yoğun yağışlar ve yer yer tarihsel ortalamaların üzerinde kar yağışları ortaya çıkar.
Başka bir ifadeyle, yerdeki aşırı ısınma gökteki aşırı yağışı tetikler. Yükselen yoğun nem, atmosferin üst katmanlarında düşen sıcaklıklarla karşılaşarak donar ve yeryüzüne kar olarak iner. Bu nedenle kar yağması, iklim krizinin yokluğu değil; krizin dengesizleşmiş yüzüdür.
Dünya, yumuşak geçişli iklim kuşaklarından uzaklaşıp uçlar arasında sert geçişler yaşayan bir yapıya bürünmektedir. Çöllerde gündüz yakıcı sıcak, gece dondurucu soğuk nasıl bir normalse; bugün de bir bölgede kavurucu kuraklık yaşanırken başka bir bölgede ani ve yıkıcı yağışlar görülmektedir.
Bu yılki kar umut verici bir tablo sunsa da unutulmaması gereken gerçek şudur:
Bir çiçekle bahar gelmez.
Sarım’dan Malatya’ya doğanın hassas terazisi
Yerel ölçekte bakıldığında doğanın ne denli ince ayarlı bir sistem olduğu daha net görülür.
Sarım Havzası’ndan Bingöl – Malatya hattına uzanan bölgede, bir vadinin içinde kar altından filizlenen ışkınlar görülürken, birkaç metre yukarıda mevsimin çoktan değiştiği mikroklimalara tanıklık edilmektedir.
Bu alanların daha fazla kar tutması, ilkbaharda yaşanabilecek aşırı yağmur ve fırtınalardan görece daha az etkilenmelerini sağlayabilir. Ancak güneye doğru inildikçe tablo değişebilir. Yağmur, sel ve dolu riskleri bu bölgelerde daha yüksek bir ihtimal olarak karşımıza çıkmaktadır.
Kar yağdı diye rehavete kapılma lüksümüz yoktur. Bu süreci geçici bir rahatlama değil, akıllı bir hazırlık dönemi olarak değerlendirmek zorundayız.
Su hasadıyla yağan her damlanın toprakta tutulması; teraslama ve ağaçlandırma çalışmalarıyla suyun yıkıcı bir akış olmaktan çıkarılıp toprağı besleyen bir yaşam kaynağına dönüştürülmesi hayati önemdedir.
Doğayı kısa vadeli kazanç uğruna kirleten anlayışa karşı durmak ise artık sadece çevrecilik değil, doğrudan bir hayatta kalma meselesidir.
Son söz
Doğayı yalnızca tüketilecek bir “kaynak” olarak gördüğümüz sürece, iklimin dengesizliği derinleşmeye devam edecektir. Bu yıl yağan kar, bize verilmiş kısa bir mola ve güçlü bir hatırlatmadır.
Hava, su ve toprak hepimizindir;
kirlilik ise birkaç cebi doldururken, hepimizin geleceğini karartır.




