Bir kenti kent yapan yalnızca yolları, binaları, meydanları ve altyapısı değildir. Bir şehrin asıl kimliği; kültürel ve tarihî mirası, ortak hafızası, kimliksel dokusu ve birlikte yaşama kültürüyle oluşur.
Yanlış anlaşılabilir… Kimse üzerine alınmasın da demiyorum. Nasıl anlaşılıyorsa öyle anlaşılsın; kim üzerine alınırsa alınsın.
Hayatında harç karmamış, bir çivi dahi çakmamış; branşı dışında işleri kendine meslek edinmiş, temel motivasyonu hızlı zenginleşmek olan müteahhitlik, son yüzyılın özellikle son yarısında giderek popülerleşen bir mesleğe dönüştü. Bugün bilimsel veriler, Avrupa’da en fazla müteahhit sayısının Türkiye’de bulunduğunu gösteriyor.
Öyle ya da böyle, bir miktar sermayesi olan ya da maddi imkân bulan birçok insanın yöneldiği bu alan, ne yazık ki çoğu zaman mesleğin gerektirdiği bilgi ve birikime sahip olmayan kişilere teslim edildi.
Oysa bir kenti kim kurar?
Bir kenti yalnızca betonarme yapılar üzerinden değerlendirmek mümkün müdür?
Eğer bir kenti kuracak, biçimlendirecek ve estetik değerini belirleyecek olanlar yalnızca müteahhitler olursa geriye önce estetikten ve şehir kültüründen uzak yapı yığınları, ardından da bu yapıların oluşturduğu sosyal ve fiziksel yıkıntılar kalır.
Çünkü kent, sadece binalardan ibaret değildir.
Kent; insanın kendisini var ettiği, komşuluk ilişkileri kurduğu, çocuklarını büyüttüğü, anılarını biriktirdiği, kültürünü yaşattığı ve geleceğe taşıdığı toplumsal bir yaşam alanıdır.
Bu nedenle şehircilik, birkaç parselin imara açılması veya birkaç binanın yükselmesi üzerinden değerlendirilemeyecek kadar ciddi bir meseledir.
Şehircilik Bir Uzmanlık Alanıdır
Bana göre Platon’un Devlet kitabı, temel matematik, Türkçe, fen bilimleri ve İngilizceden önce olmasa bile, onların yanında mutlaka erken yaşlardan itibaren okutulması gereken eserlerden biridir. Çünkü şehir dediğimiz olgu yalnızca mühendislik değil; aynı zamanda felsefe, sosyoloji, hukuk, estetik, tarih ve insan ilişkileri meselesidir.
Bir kent kurulurken temel referans, o kentteki müteahhitlerin ekonomik beklentileri olmamalıdır.
Her ilin ve hatta her ilçenin kendine özgü coğrafyası, iklimi, kültürü, tarihi ve yaşam biçimi vardır.
Bu nedenle Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı bünyesinde, belediyelerle koordineli çalışan güçlü Kentsel Tasarım Müdürlükleri oluşturulmalı; mevcut İmar Müdürlüklerinin projeleri de dünya standartları doğrultusunda yeniden ele alınmalıdır.
Bu süreç yalnızca bürokratların ya da müteahhitlerin inisiyatifine bırakılmamalıdır.
Mühendisler, mimarlar, şehir plancıları, ilgili meslek odaları, üniversiteler ve sivil toplum kuruluşları bu sürecin aktif paydaşları olmalıdır.
Çünkü iyi bir kent planı; yalnızca arsa değerini, bina yüksekliğini ve emsal oranını hesaplamaz.
Rüzgarın yönünü, güneşin geliş açısını, gün ışığını, yağmur suyunu, ulaşımı, yeşil alanları, çocukların oyun alanlarını, yaşlıların erişimini, engelli bireylerin ihtiyaçlarını, geri dönüşümü ve hatta kuşların göç güzergâhlarını dahi hesaba katar.
Bir kentin geleceğini planlamak, aslında o kentte yaşayacak insanların hayatını planlamaktır.
Dikey Değil, İnsan Odaklı Mimari
Kentleşmeyi yalnızca daha fazla kat, daha fazla metrekare ve daha fazla yapı üzerinden okumaktan vazgeçmeliyiz.
Dikey yapılaşmanın her zaman modernleşme anlamına gelmediğini artık kabul etmeliyiz.
Yatay mimari, insan ölçeğini koruyan mahalle anlayışı, ortak yaşam alanları, yeşil koridorlar ve aile bütünlüğünü destekleyen yerleşim modelleri yeniden düşünülmelidir.
Bir evin kaç metrekare olduğundan önce, o evde yaşayan insanların nasıl bir hayat süreceği düşünülmelidir.
Komşuluk ilişkileri kurulabilecek mi?
Çocuklar güvenle oynayabilecek mi?
Yaşlılar sosyal hayattan kopmadan yaşayabilecek mi?
İnsanlar evlerinden çıktığında beton duvarlara mı, yoksa ortak bir yaşam alanına mı ulaşacak?
Bunların hepsi şehir planlamasının konusudur.
Kent Sadece İnsanların Değildir
Bir başka gerçeği de artık görmezden gelemeyiz:
Kent yalnızca insanların yaşam alanı değildir.
Sokak hayvanları, kuşlar, böcekler, ağaçlar ve diğer canlılar da bu ekosistemin parçalarıdır.
Doğal yaşam alanlarının önemli bir bölümünü biz işgal ettik. O halde yeni kentleri planlarken yalnızca kendimize değil, birlikte yaşadığımız diğer canlılara da alan açmak zorundayız.
Yeşil koridorlar, ekolojik geçiş alanları, ağaçlandırma bölgeleri, su kaynaklarının korunması ve canlıların doğal hareket güzergâhları şehir planlamasının ayrılmaz parçaları haline gelmelidir.
Çünkü yaşanabilir kent, yalnızca insan için yaşanabilir olan kent değildir.
Kent ve Yabancılaşma
Georg Simmel’in kent sosyolojisi üzerine düşünceleri burada ayrıca önem kazanıyor.
Simmel’e göre metropol yaşamı, bireyin kendisi olarak davranabilmesini zorlaştıran, onu parçalanmış bir kişilik ve bir anlamda “yabancı” haline getiren bir yapı oluşturabilir.
İnsan kalabalıkların içinde yaşarken kendisini yalnız hissedebilir.
Çünkü “yurt” yalnızca üzerinde yaşadığımız toprak parçası değildir. Yurt; maddi hayatın süreklilik kazandığı, insanın kendisini ait hissettiği, hatıralarının ve ilişkilerinin kök saldığı sembolik bir mekândır.
Bir kentin gerçekten yurt haline gelebilmesi için insanların yalnızca akıllarıyla değil, duygularıyla da o kentle bağ kurabilmeleri gerekir.
İşte iyi şehircilik tam da burada başlar.
İnsanların birbirinden kopmadığı, komşuluğun yaşadığı, çocukların sokakta güvenle oynayabildiği, yaşlının kendisini yalnız hissetmediği, doğanın betonun altında ezilmediği kentler inşa etmek zorundayız.
Medeniyet ve Kent
Hiçbir medeniyet yalnızca kırsalda, yalnızca köylerde doğup gelişmemiştir.
Medeniyetler; insanların, kültürlerin, düşüncelerin ve farklı yaşam biçimlerinin bir araya gelmesiyle gelişmiştir.
Kent, farklılıkların karşılaşma ve ortak bir hayat üretme alanıdır.
Bu nedenle bugün kurduğumuz kentlerin nasıl olacağı, aslında yarının toplumunun nasıl olacağını da belirleyecektir.
Stratejik planlamadan uzak, estetikten yoksun, yalnızca rant ve yapılaşma kaygısıyla büyüyen kentler; beraberinde toplumsal çürüme, yabancılaşma ve aidiyet sorunlarını da büyütecektir.
Oysa doğru planlanmış bir kent, yalnızca insanların yaşam kalitesini artırmaz.
Toplumsal bütünlüğü de güçlendirir.
Nasıl Bir Miras Bırakacağız?
Bugün elimizde iki seçenek var.
Ya bugünün ihtiyaçlarına teslim olup plansız, estetikten uzak, doğayla ve insanla bağını koparmış kentler kuracağız…
Ya da gelecek kuşakların bize teşekkür edeceği kentler inşa edeceğiz.
Bence mesele tam olarak budur:
Biz gelecek nesillere nasıl bir kent bırakacağız?
Beton yığınları mı?
Yoksa insanların kendisini ait hissettiği, çocukların güvenle büyüdüğü, yaşlıların yalnız kalmadığı, komşuluğun yaşadığı, doğanın korunduğu, mimarisiyle kendi kimliğini taşıyan kentler mi?
Bugün yaptığımız her bina, çizdiğimiz her yol, kestiğimiz her ağaç, açtığımız her cadde ve verdiğimiz her imar kararı aslında geleceğe bırakacağımız mirasın bir parçasıdır.
Kentler bir günde kurulmaz; fakat yanlış kurulan bir kentin bedelini kuşaklar boyunca ödemek zorunda kalabiliriz.
Bu yüzden şehircilik, yalnızca bugünün değil, gelecek kuşakların da hakkıdır.
Ben şahsım adına gelecek nesillere kötü bir mirastan pay bırakmak istemiyorum.
Çünkü sonunda geriye yalnızca şu soru kalmasın:
“Bizden sonra burada kimse var mı?”
Asıl sorumuz şu olsun:
“Bizden sonra burada yaşayacak olanlara nasıl bir kent bıraktık?”
Mesele sadece kent kurmak değil.
Mesele, yaşanabilir bir gelecek kurmaktır.



