Eşit yurttaşlık kavramı, Türkiye’de sıkça yüzeysel veya hazır cevaplarla geçiştirilen bir talep olarak sunuluyor. “Bakın, bakanların çoğu Kürt kökenli” ya da “Kürtler siyasette, bürokraside temsil ediliyor” gibi argümanlar ileri sürülüyor. Ancak bu, eşit yurttaşlığın asıl özünü ıskalıyor.
Gerçek eşit yurttaşlık, bireysel temsil ve fırsat eşitliğinin ötesinde, kültürel, dilsel ve kimliksel hakların anayasal güvence altına alınması anlamına geliyor.
Yani: anadilinde eğitim hakkı, (ilkokuldan üniversiteye kadar Kurmancî, Zazakî/Kırdki gibi lehçelerde sistematik ve kaliteli eğitim) kültürel kimliğin devlet tarafından tanınması ve korunması, kamusal alanda dil kullanımının (eğitim, yargı, sağlık, yerel yönetimler) güvenceye bağlanması, vatandaşlık tanımının etnik vurgudan arındırılması (Anayasa md. 66 gibi maddelerin revizyonu)
Mevcut durumda Anayasa’nın 42. maddesi, “Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez” hükmüyle anadilde eğitimi fiilen yasaklıyor.
Bu, seçmeli Kürtçe dersleri, TRT Kurdî veya üniversitelerdeki sınırlı Kürt Dili ve Edebiyatı bölümlerini anayasal bir temele oturtmuyor; bunlar her an geri alınabilir politik uygulamalar olarak kalıyor.
Eşit yurttaşlık talebi, şu anki sistemde “Türkçe resmi dil olarak kalırken diğer dillerin eşit mesafede tutulması” değil; devletin tüm dillerine ve kültürlere eşit mesafede durması, ayrımcılığın kökünden bitirilmesi ve nesiller arası dil kaybının önlenmesidir.
Bakanlık koltuklarında Kürt kökenli isimlerin olması, bu yapısal eşitsizliği ortadan kaldırmaz; çünkü bireysel başarılar, kolektif hakların yok sayılmasını meşrulaştırmaz.
DEM Parti gibi aktörlerin vurguladığı gibi, bu talep “ayrımcılığın bitmesi” ve “devletin tüm dillerine eşit mesafede durması”dır.
CHP’nin “eşit yurttaşlık” söylemi de benzer şekilde anadil haklarını, kimlik tanınmasını ve kapsayıcı vatandaşlığı içermelidir; ancak pratikte bu, anayasal reform olmadan sınırlı kalıyor.
Kısaca: Eşit yurttaşlık, “herkes kanun önünde eşit” demekten öte, herkesin kendi dilinde, kültüründe ve kimliğinde eşitçe var olabilmesinin anayasal ve yasal teminatıdır. Bu sağlanmadan, yüzeysel temsillerle yetinmek, sorunu çözmek değil, ertelemek olur. Barış ve demokrasi, ancak bu hakların güvenceye alındığı bir zeminde kalıcı hale gelebilir.
Seçmeli dersler bir nebze değer taşısa da, asıl tehlike halkın anadilde eğitime olan inancını kırmak ve bunu “yeterli” gibi sunmaktır. Gerçek eşit yurttaşlık, dilin seçmeli değil, eğitim dili olarak kabul edilmesiyle başlar; yoksa asimilasyonun incelikli bir aracı olmaktan öteye gitmez.
Seçmeli dersler önemli olabilir ama anadil hakkını sulandıran bir tuzaktır; halkın diline inancını kırmaya yönelik olduğunu unutmayalım.



