Bir şehri öldürmek için bombaya gerek yok. Bazen plansızca dikilmiş yüzlerce bina yeterlidir. Birbirinin önünü kapatan apartmanlar, insanların birbirini tanımadığı mahalleler…
Sonra şaşırıyoruz: “İnsanlar neden bu kadar öfkeli?”
Çünkü insan yaşadığı çevreden bağımsız değildir. Kentleşme elbette kaçınılmazdır. İnsanlar şehirlere gelir, nüfus artar, yeni konutlara ihtiyaç duyulur. Her boş arsayı bina, her boşluğu otopark, her yeşil alanı yapılaşma fırsatı olarak gören anlayış; sonunda insana yer bırakmaz. İnsan ise sıkıştıkça yalnızca fiziksel olarak değil, psikolojik olarak da yorulur.Trafik, gürültü, kalabalık, ekonomik baskı, mahremiyet kaybı, güvensizlik ve sosyal izolasyon üst üste bindiğinde toplumun tahammül sınırları da zorlanabilir.
Burada önemli bir ayrım var: Betonlaşma tek başına şiddetin nedeni değildir. Ancak kötü tasarlanmış, sosyal bağları zayıflatan ve sürekli stres üreten bir çevre; başka ekonomik ve toplumsal sorunlarla birleştiğinde gerilimi artırabilecek koşullar oluşturabilir. Bu ayrımı görmek zorundayız.
Asıl kaybettiğimiz şey mahalle. Eskiden mahalle yalnızca evlerin bulunduğu yer değildi. Mahalle; insanların birbirini tanıdığı, çocukların birlikte büyüdüğü, esnafın müşterisini ismiyle bildiği, yaşlının yalnız kalmadığı bir sosyal ağdı. Bugün birçok yerde bunun yerini birbirinden kopuk apartmanlar aldı. Yan dairede kimin yaşadığını bilmeyen insanlar aynı binada yıllarca yaşayabiliyor. Aynı sokakta yaşayan insanlar birbirine yabancılaşabiliyor.
İşte toplumsal çözülmenin en tehlikeli noktalarından biri burada başlıyor: Şehir planlaması aynı zamanda toplumsal psikolojinin de bir parçasıdır. Şiddeti azaltmak istiyorsak yalnızca olay olduktan sonra müdahale eden bir sistem kuramayız. Sorunun ortaya çıktığı zemini de değiştirmeliyiz.
Mahallelerde sosyal merkezler kurulmalı. Çocuklar için spor ve oyun alanları artırılmalı. Gençlerin kültür, sanat ve eğitim faaliyetlerine erişimi kolaylaştırılmalı. Kamusal alanlar güvenli, ulaşılabilir ve nitelikli hale getirilmeli. Psikolojik destek mekanizmaları yalnızca hastanelerin içine sıkıştırılmamalı; toplumun ulaşabileceği yerel merkezler güçlendirilmelidir. İnsanların sosyalleşebileceği meydanlar, parklar ve ortak kullanım alanları artırılmalıdır. Çünkü insanı toplumdan koparırsanız, sonra neden yalnızlaştığını sorgulamanın anlamı kalmaz.
Belediyeler, şehir plancıları, mimarlar, mühendisler, sosyologlar ve psikologlar aynı masada buluşmalıdır. Çünkü şehir tek bir meslek grubunun ürünü değildir.
Bugün toplumdaki öfkeyi yalnızca bireyin karakterine bağlamak kolaydır. Ama daha zor olan, o öfkenin beslendiği çevreyi sorgulamaktır. Ekonomik sıkıntıyı, sosyal yalnızlığı, plansız kentleşmeyi, eğitim sorunlarını, kamusal alan eksikliğini, aile ve komşuluk ilişkilerindeki değişimi birlikte değerlendirmek gerekir.



