CHP İstanbul Milletvekili Türkan Elçi’nin son günlerde maruz kaldığı linç kampanyası, Türkiye siyasetinin ve kamusal tartışma kültürünün içine düştüğü derin çukuru bir kez daha gözler önüne serdi.
Elçi’nin, Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun İmralı’ya heyet gönderilmesi önerisine karşı oy kullanmasıyla başlayan ve Diyarbakır Barosu’ndan kaydını sildirmesiyle tırmanan bu tartışma, içerdiği eleştirilerin ötesinde, meseleyi hızla bir şahsiyet infazına dönüştürdü.
Siyasetçilerin eleştirilmesi elbette demokratik bir haktır ve kaçınılmazdır. Ancak Türkan Elçi’ye yöneltilen oklar, onun siyasi pozisyonunu, oyunu veya baro ile yaşadığı ihtilafı aşarak, doğrudan onun kimliğini, daha da kötüsü, “Tahir Elçi’nin eşi” statüsünü hedef aldı. Bu durum, Türkiye’de siyaset yapma alanının, özellikle belirli hassas konularda, ne kadar dar ve tahammülsüz olduğunu gösteriyor.
Türkan Elçi, siyaset sahnesine çıktığı günden itibaren, sadece bir CHP milletvekili değil, aynı zamanda faili meçhul cinayetlerle mücadele eden bir avukatın ve barışın sembolü Tahir Elçi’nin eşi olarak da tanımlandı. Bu miras, ona bir yandan büyük bir onur ve toplumsal kredi sağlarken, diğer yandan da sırtına ağır bir sorumluluk yükledi. Toplumun bir kesimi, onun her eyleminde Tahir Elçi’nin bıraktığı ideolojik çizgiyi kusursuzca sürdürmesini bekledi, bekliyor.
İşte tam bu noktada, Türkiye siyasetinin en büyük ikilemi ortaya çıkıyor: Kişisel ve siyasal özerklik meselesi.
Türkan Elçi, İmralı oylaması ve baro kaydını sildirme kararlarıyla, belki de bilinçli bir şekilde, bu “beklentiler hapishanesinden” çıkmaya çalıştı. Ancak bu çaba, bir grup tarafından “ihanet” olarak yaftalandı. Eleştirilerin odağında, Elçi’nin CHP çatısı altında siyaset yapmasının, onun Kürt meselesine dair tavrını “yumuşattığı” veya “değiştirdiği” algısı yatıyor. Oysa siyaset, dar bir ideolojik kalıba sığdırılamayacak kadar girift bir alandır. CHP içindeki pozisyonu, onun kişisel olarak İmralı ziyaretine dair olumsuz düşünceye sahip olmasını engellemeli midir?
Elçi’nin son açıklamasında kullandığı dil, bu yoz ve şımarık kültüre karşı bir isyan çığlığıdır. O, barış ve hak mücadelesinin, “nobran, hak arama kisvesi altında hak yiyen” bir linç diline dönüşmesinden duyduğu rahatsızlığı dile getiriyor. Bu, yalnızca Türkan Elçi’ye yöneltilen bir eleştiri değil; barış ve demokrasi iddiasındaki çevrelerin bile kolayca kapıldığı bir ahlaki yozlaşma eleştirisidir.
Diyarbakır Barosu’ndan kaydını sildirmesiyle ilgili yaptığı açıklamalar da dikkate değer. Elçi, bunu kişisel bir hak gaspı ve baro yönetiminin tarafgir tutumu nedeniyle yaptığını, kurumsal kimliğe zarar vermemek için o dönemde sessiz kaldığını söylüyor. Bu, sıradan bir avukatın mesleki ihtilafı olabilecekken, mesele Türkan Elçi olduğunda, tüm detayları çarpıtılarak siyasi bir silaha dönüştürüldü.
Türkan Elçi’nin isyanı, tam olarak buraya odaklanıyor: Hakkını aramak için attığı hukuki adımların dahi, ailesi ve hatta vefat etmiş eşi üzerinden kirli bir polemik malzemesi yapılması.
Buradaki temel problem, eleştirilerin siyasi zeminden kayarak, bir kadının kişisel onurunu ve aile bağlarını hedef almasıdır. Tahir Elçi’nin mirası, ne onun eşinin ne de çocuklarının her anını denetleme yetkisini kimseye vermez. Bu mirası korumak adına, hayatta olan bir kadının kişilik haklarını hiçe sayan bir dil kullanmak, ahlaki bir çelişkidir.
Peki biz Türkan Elçi’den ne istiyoruz?
Kendisinin ve ailesinin hakları gasp edildiğinde dahi sessiz kalmasını mı? Siyaset yaparken, Tahir Elçi’nin bir sureti gibi davranmasını mı? Siyasetin getirdiği zorunlu uzlaşma ve farklılaşmaları bir kenara bırakarak, dar bir ideolojik hattın dışına çıkmamasını mı?
Eğer hedefimiz şiddetsiz bir dilin ve hak temelli siyasetin egemen olmasıysa, eleştirinin sınırlarını iyi çizmeliyiz. Eleştiri, bir fikri veya eylemi sorgular; linç ise, kişinin varoluşunu ve onurunu hedef alır.
Türkan Elçi’nin bu sistematik saldırıya karşı yargı yoluyla hesaplaşacağını açıklaması, aslında karanlık mecralardan türeyen bu şımarık kültüre karşı verilmiş önemli bir duruş cevabıdır. Barış mücadelesi, ne tek bir partinin tekelindedir ne de tek bir ideolojik hattın bekçiliğini yapmakla mümkündür.
Türkiye’nin ihtiyacı olan, Elçi’nin de vurguladığı gibi, hakkaniyetli bir adalet arayışı ve kendisine benzemeyeni yok etmeye hevesli yoz kültürü reddeden, onurlu bir tartışma zeminidir.
Türkan Elçi’den istenmesi gereken tek şey, kendi inandığı yolda, onuruyla siyaset yapma hakkına saygı göstermektir. Geri kalan her şey, Tahir Elçi’nin mücadelesini anlamamış, aksine onu kendi dar siyasetine malzeme etmeye çalışanların gürültüsüdür.




