Ekonomi dediğimiz şey aslında basittir: nasıl yaşadığımızdır. Ama bugün bize öğretilen ekonomi yaşamı değil, kârı anlatır. Oysa başka bir ekonomi mümkündür. Adı yeni gibi görünse de kadimdir: eko ekonomi.
Eko ekonomi, var olanla nasıl yaşanacağını bilme sanatıdır. Bir ağaçla, suyla, toprakla, bir canlıyla… Onları yok etmeden, tahrip etmeden, karşılıklılık ilkesiyle faydalanmayı öğretir. Var olanı eksiltmeden, yaşam döngüsüyle birlikte sürdürmeyi esas alır.
Bir ağaçtan faydalanırken onun tohumunu yaymak…
Bir bitkiden yararlanırken tozlaşmasına ortam yaratmak…
Bir su kaynağını kullanırken döngüsüne taş koymamak…
Topraktan geçinirken toprağı daha da zenginleştirmek…
Bir canlıdan faydalanırken onun rızasını gözetmek…
Bunlar romantik fikirler değil; eko ekonominin temel ilkeleridir. İnsan, doğal varlıkların efendisi değildir; doğal varlıklarla yaşamayı bilen bir varlıktır. Doğanın hakkını gözetmeden yaşamak akıllılık değil, kısa vadeli bir körlüktür. İnsan olmanın gereği, yaşamı koruyarak yaşamaktır.
Karşısında ise pazar ekonomisi durur. Pazar ekonomisi için hareket eden ya da etmeyen her şey paradır. Bir ağacın değeri gölgesiyle değil, meyvesinin piyasadaki karşılığıyla ölçülür. Bir mandalina bahçesi, ceviz, dut ya da zeytinlik yıllık getirisi üzerinden değerlendirilir. Kazanç düşerse, yerine beton dökmek, maden ya da taş ocağı açmak meşru sayılır.
Bahçenin, ağacın, bitkinin yağmur döngüsüne katkısı; kuşlara yuva olması, arıya can vermesi, toprağı beslemesi, iklimi dengelemesi… Bunların hiçbiri pazar ekonomisi için değer taşımaz. Dağ, dere, vadi, su, rüzgâr, yer altı ve yer üstü… Hepsi yalnızca birer “kaynak”tır. Su kurur, canlılar zarar görür, insanlar hastalanır, geçim sıkıntısı çeker; bunların hiçbiri şirketler için önemli değildir.
Her gün yer altından petrol, gaz ve su çekilir. Şirketler bunu “sizin faydanız için” yaptıklarını söyler. Ama mesele gerçekten fayda olsaydı, trafikte kilitlenen şehirlerde neden araç üretimi, petrol satışı ve betonlaşmadan vazgeçilmezdi? Çünkü mesele fayda değil; doymaz bir kazançtır. Üretilen her araç, satılan her ürün, kirlenen her su ve zehirlenen her toprak, sağlıklı yaşamın önüne dikilen bir engeldir.
Bazı toplumlarda bu sistemin adı Windigo, Sarım Havzası’nda ise Huça Weylaver olarak bilinir. Her ikisi de aynı şeyi anlatır: doydukça açılan, aldıkça büyüyen, en sonunda her şeyi yiyen bir açlık. Bu metaforlar, kapitalist sistemin sınır tanımayan tüketim ve büyüme arzusunu görünür kılar.
Algonquian halklarının anlatılarında Windigo, karşılıklılığı unutan insanın hâlidir. Toprakla yaşamayı bilen toplumlar için ise su, ağaç, toprak ve yağmur birer akrabadır; bir dayanışmadır, bir hediyedir. Her şey karşılıklılık üzerinedir. Bu yüzden büyük şirketler bu topraklarda barınamaz. Barındıkları yerde de önce insanları yerinden ederler: parayla, savaşla, hileyle, manevî inançla ya da zorun gücüyle.
Fırat–Dicle havzasındaki sulak alanlarda yaşayan Ma’dan halkı — dünyada Marsh Arabs olarak bilinir — bunun en somut örneklerinden biridir. Sulak alanlarla birlikte yaşayan bu insanlar, ekosistem kurutulduğunda yerinden edildi. Amerika yerlileri, Asya ve Afrika’daki yerel halklar için de hikâye aynıdır.
Pazar ekonomisi; savaş üretir, iklim krizini büyütür, açlığı derinleştirir, hastalığı ve geçimsizliği çoğaltır.
Oysa çözüm karmaşık değildir. Hiçbir şeyi kökten değiştirmeye gerek yoktur. Sadece pazar ekonomisini merkezin dışına alın, yerine eko ekonomiyi koyun. Çünkü Huça Weylaver ile Windigo’nun ve sınır tanımayan şirketlerin ortak özelliği vardır: asla doymamaları.
Ve doymayan bir ekonomiyle yaşam kurulamaz.




