Bir avuç toprağın oluşması için 200 yıl ile 1000 yıl arasında zaman gerekir. Bir insan ömrünün çok ötesinde, nesiller boyunca süren sessiz bir mucize… Rüzgârın, yağmurun, bitkilerin, mikroorganizmaların sabırlı emeğiyle oluşan; canlı, nefes alan bir varlıktır toprak. Evet, toprak canlıdır. İçinde milyonlarca mikroorganizmanın yaşadığı bir ekosistemdir. Bir toprağın içinde yaşam varsa, üzerinde su döngüsü de vardır; suyun döngüsü varsa yaşamın döngüsü vardır.
Biz bugün üzerinde yürüdüğümüz, ekip biçtiğimiz bir karış toprağın oluşması için bin yıl beklemişken, o toprağı bir günde betonlaştırarak yok etmeyi nasıl açıklayabiliriz?
Üstelik unutmamak gerekir ki; insan yerleşik hayata tarım sayesinde geçti. Buğdayı, arpayı, fasulyeyi evcilleştiren insan, doğadan kopmadı; ama ilk defa toprağa bağlandı. Köyler, mezralar, kasabalar, şehirler böyle kuruldu. Yani yerleşik hayatın temel taşı tarımdır. Tarım yoksa yerleşiklik de yoktur.
Tarihe baktığımızda Fırat, Dicle ve Nil havzalarında yükselen büyük uygarlıkların neden çöktüğünü biliyoruz: Yanlış tarım uygulamaları, aşırı toprak baskısı, su döngüsünün bozulması. İnsan kendi eliyle kurduğu medeniyetleri kendi eliyle toprağı tüketerek yok etti.
Bugün de aynı hatanın eşiğindeyiz.
Tarım Arazisini İmara Açmanın Bedeli
Bir tarım arazisine beton dökmek sadece toprağı yok etmek değildir; Su döngüsünü bozmak, hava kalitesini düşürmek, ekosistemi kırmak, gıda güvenliğini tehlikeye atmak ekonomiyi dışa bağımlı hâle getirmek demektir.
Betonun hiçbir canlıya tek bir lokma gıda verdiği görülmemiştir. Buna rağmen toprağın üzerine beton dökerek yaşamı öldürmek, Nasreddin Hoca’nın dediği gibi “bindiğimiz dalı kesmekten” başka bir şey değildir.
Bugün dünyanın birçok ülkesinde tarım arazilerinin imara açılması geri dönüşü olmayan sonuçlar doğurdu:
Çin’de tarım topraklarının %16’sı ağır metallerle kirlenip kullanılamaz hâle geldi.
Mısır’da Nil Deltası’nda 30 yılda tarım alanlarının %40’ı kayboldu.
İstanbul ve Trakya’da verimli toprakların %30’u yok edildi; su kaynakları alarm veriyor.
Kaliforniya’da aşırı kullanım nedeniyle yeraltı suları tükendi, toprak çöktü.
Dünya bize açıkça gösteriyor: Toprağı kaybeden, geleceğini kaybeder.
Bingöl: Toprağın Bereketi, Doğanın Mirası
Bingöl, Türkiye’nin en zengin doğal toprak ve su kaynaklarından birine sahip. Bu il, doğasıyla, yaylalarıyla, ovalarıyla, temiz su kaynaklarıyla geleceğin en önemli yaşam merkezlerinden biri olabilecek bir potansiyele sahipken; bu toprağı imara kurban etmek akılla, vicdanla, gelecekle bağdaşmaz.
Üstelik deprem gerçeği ortada dururken…
Elazığ, Bingöl, Maraş, Erzincan, Düzce depremleri bize bir şeyi çok net gösterdi:
Gevşek, tarımsal topraklar yapılaşma alanı değildir.
Ev toprağa değil, sağlam zemine yapılır.
Toprağın üzerine bina yapmak, o evi mezara çevirmekten farksızdır.
İmarın Değil, Yaşamın Önceliği
Toplumlar kazanç uğruna feda edilmez.
Beş odalı villalar, geniş balkonlu lüks yapılar değil; sağlam, sağlıklı ve güvenli bir yaşam alanı gerekir.
Toprağın olmadığı yerde yaşam da yoktur.
Bu nedenle diyoruz ki:
Bingöl’ün geleceği toprağında saklıdır.
Toprağa verilen değer, geleceğe verilen değerdir.
Bir kenti büyütmek, toprağı küçülterek olmaz.
Toprağı yok eden, sonunda kendini de yok eder.
Bu gerçek, bin yıllık insanlık tarihinin bize bıraktığı en açık derslerden biridir.
Bugün karar verenler, aslında yarın yaşayacak olanların kaderini belirliyor.
Ve bu kader, betonun değil; toprağın üzerinde kurulmalıdır.




