Av. Nurullah Bedir
İnsanlık tarihinin en büyük serüvenlerinden biri, insanın gökyüzüne bakıp kendi kendine sorduğu o basit soruyla başladı: Bu dünya nasıl var oldu?
Binlerce yıl boyunca insanlar doğayı, evreni ve yaşamı tanrılarla, mitolojik öykülerle ve doğaüstü güçlerle açıklamaya çalıştı. Gök gürültüsü tanrıların öfkesi, yıldırım ilahi bir uyarı, mevsimlerin değişimi ise kutsal güçlerin eseri olarak görüldü. Ancak bir gün, Batı Anadolu kıyılarında, Miletos’ta yaşayan bazı düşünürler farklı bir yol seçti. Onlar, evreni açıklamak için tanrılara değil, doğanın kendisine bakmayı önerdiler.
İşte felsefenin doğuşunu hazırlayan büyük zihinsel dönüşüm böyle başladı.
Thales, Anaksimandros ve Anaksimenes olarak bilinen İyonya filozofları, insan düşüncesinde yeni bir dönemin kapısını araladılar. Onların en önemli özelliği, dünyayı mitolojik anlatılarla değil, doğal nedenlerle açıklamaya çalışmalarıydı. Başka bir ifadeyle, insanlık tarihinde ilk kez doğa, yine doğanın kendi yasalarıyla anlaşılmaya çalışılıyordu.
Üstelik bu insanlar yalnızca günlük hayatın sorunlarına çözüm bulmak için düşünmüyorlardı. Onlar için bilmek, başlı başına değerliydi. Evrenin nasıl işlediğini, varlıkların nereden geldiğini ve bütün bu çeşitliliğin arkasında nasıl bir birlik bulunduğunu anlamak istiyorlardı.
Her şeyin başlangıcında ne vardı?
İyonya filozoflarının temel sorusu buydu. Felsefe tarihinde bu ilk ilkeye “arkhe” adı verildi. Arkhe, evrendeki bütün varlıkların kendisinden meydana geldiği ilk madde veya temel gerçeklik anlamına geliyordu.
Bu düşünürler, evrende gördüğümüz sayısız farklılığın arkasında tek bir temel gerçeklik bulunduğuna inanıyorlardı. Bu nedenle monist, yani varlığın temelinde tek bir ilke bulunduğunu savunan filozoflar olarak anıldılar. Aynı zamanda maddeyi canlı ve hareketli kabul ettikleri için hilozoist düşüncenin de temsilcileriydiler.
Onlara göre evren ezeliydi. Hiçbir şey yoktan var olamazdı. Dolayısıyla önemli olan, evrendeki varlıkların hangi ilk maddeden ortaya çıktığını keşfetmekti.
Thales: Her şey sudan mı ibaret?
Felsefe tarihinin ilk filozofu olarak kabul edilen Thales, bu soruya oldukça dikkat çekici bir cevap verdi: Her şeyin başlangıcı sudur!
Bugün ilk bakışta basit, hatta biraz şaşırtıcı görünen bu düşünce, aslında insan zihninin gelişiminde önemli bir dönüm noktasıydı. Çünkü Thales, evrendeki bütün farklılıkların gerisinde ortak bir madde bulunduğunu ileri sürüyordu.
Onun suyu seçmesinin arkasında güçlü gözlemler vardı. Canlıların yaşamını sürdürebilmesi için suya ihtiyaç duyması, tohumların nemli yapısı ve suyun ısıya bağlı olarak buharlaşması ya da donması, bu düşüncenin oluşmasında etkili olmuş olabilir. Thales, suyun farklı biçimlere dönüşebilmesini, evrendeki çeşitliliğin temelinde bulunabilecek bir özellik olarak değerlendirmişti.
Ancak Thales’i önemli kılan yalnızca suyu ilk madde olarak görmesi değildi. O, doğada düzen bulunduğuna da inanıyordu.
Bilimsel çalışmalarıyla da dikkat çeken Thales’in, MÖ 585 yılında gerçekleşen güneş tutulmasını önceden tahmin ettiği aktarılır. Bu tahmin, onun astronomi alanındaki ilgisini gösterdiği gibi, doğa olaylarının belirli düzenlilikler çerçevesinde gerçekleştiği düşüncesinin de önem kazanmasına katkı sağlamıştır. Bu konuda Babil gözlem ve kayıtlarından yararlandığı düşünülmektedir.
Thales matematik alanında da önemli çalışmalar yapmış, geometriyi geliştirmiş ve soyut düşüncenin matematiksel temellerinin güçlenmesine katkıda bulunmuştur. Mısır’da piramitlerin yüksekliğini gölgelerden yararlanarak ölçtüğüne ilişkin anlatılar da onun bilimsel merakının göstergelerindendir.
Aslında Thales’in asıl başarısı, suyun her şeyin kaynağı olduğunu söylemesinden çok daha derindedir. O, insanlara görünen dünyanın arkasında kalıcı bir gerçeklik bulunabileceğini düşündürmüştür. Böylece felsefenin temel sorularından biri olan görünüş ile gerçeklik arasındaki ilişkiyi gündeme taşımıştır.
Anaksimandros: Cevap sandığımızdan daha büyük olabilir
Thales’in ardından sahneye çıkan Anaksimandros, hocasının düşüncesini bir adım ileri götürdü. Ona göre evrenin temel maddesi su olamazdı. Çünkü su belirli özelliklere sahipti. Islak ve soğuktu. Oysa evrende sıcak ve kuru olan şeyler de vardı.
Peki, bütün bu karşıt özellikleri nasıl açıklayacaktık?
Anaksimandros, bu soruya oldukça özgün bir cevap verdi. Ona göre evrenin başlangıcında belirli bir madde değil, sınırsız ve belirsiz bir ilk ilke bulunuyordu. Bu ilkeye “apeiron” adını verdi.
Apeiron; başlangıcı ve sonu olmayan, nicelik bakımından sınırsız, nitelik bakımından belirsiz bir temel gerçeklikti. Evrendeki sıcak-soğuk, kuru-ıslak gibi karşıtlıklar bu ilk ilkeden ortaya çıkıyordu.
Bu düşünce, felsefe tarihinde önemli bir sıçramaydı. Çünkü Anaksimandros, evrenin temelini doğrudan gözlemlenebilen bir maddeye dayandırmak yerine, duyularla algılanamayan soyut bir ilke arıyordu.
Anaksimandros yalnızca felsefeyle ilgilenmedi. Coğrafya, astronomi ve biyoloji alanlarında da dikkat çekici görüşler ortaya koydu. Dünyanın boşlukta, evrenin merkezinde herhangi bir desteğe ihtiyaç duymadan durduğunu savundu. Bu düşünce, dünyayı bir şeyin üzerinde duran düz bir tepsi olarak gören eski anlayıştan önemli ölçüde farklıydı.
Canlıların ortaya çıkışı konusunda da döneminin çok ötesine uzanan fikirler geliştirdi. Yaşamın suda başladığını, canlıların zamanla karaya çıktığını ve insanın atalarının da başlangıçta su ortamında yaşadığını ileri sürdü. Hatta insan yavrusunun uzun süre bakıma ihtiyaç duymasından hareketle, insanın ilk dönemlerinde balık benzeri canlıların içinde gelişmiş olması gerektiğini savundu.
Bugünün bilimsel evrim teorisiyle aynı şey olmasa da bu yaklaşım, insanın doğadaki yerini doğal süreçlerle açıklamaya yönelik erken ve dikkat çekici bir girişimdi.
Anaksimandros’un önemi tam da burada ortaya çıkıyordu: O, yalnızca evrenin neyden meydana geldiğini değil, evrendeki değişimin nasıl gerçekleştiğini de açıklamaya çalışıyordu.
Anaksimenes: Evrenin sırrı havada saklı olabilir
İyonya Okulu’nun üçüncü büyük düşünürü Anaksimenes ise hocası Anaksimandros’un soyut apeiron anlayışından farklı bir yol izledi. Ona göre evrenin temel maddesi havaydı.
İlk bakışta Thales’in su düşüncesine benzer bir yaklaşım gibi görünse de Anaksimenes’in açıklaması önemli bir yenilik içeriyordu. Çünkü o, tek bir maddeden evrendeki farklı varlıkların nasıl meydana geldiğini açıklamaya çalıştı.
Bunun için iki temel kavram geliştirdi: Sıkışma ve seyrekleşme.
Anaksimenes’e göre hava seyrekleştiğinde ateşe dönüşüyor, sıkıştığında ise önce rüzgârı, ardından bulutları, suyu ve toprağı meydana getiriyordu. Böylece evrendeki farklılıklar, tek bir maddenin yoğunluk derecelerindeki değişimlerle açıklanabiliyordu.
Bu düşünce, felsefe açısından son derece önemliydi. Çünkü Anaksimenes, yalnızca evrenin temel maddesini belirlemekle yetinmiyor, aynı zamanda birliğin çokluğa nasıl dönüştüğünü de açıklamaya çalışıyordu.
Onun hava düşüncesinin bir başka nedeni de nefes ile yaşam arasındaki ilişkiydi. İnsan nefes aldığı sürece yaşıyor, nefes almayı bıraktığında ise yaşam sona eriyordu. Bu gözlemden hareketle hava, yalnızca evrenin maddi temeli değil, aynı zamanda yaşamın da kaynağı olarak görülüyordu.
Anaksimenes’e göre insanın ruhu nasıl bedene canlılık veriyorsa, evreni kuşatan hava da bütün evrene hayat veriyordu. Böylece insan ile evren arasında bir benzerlik kuruluyordu.
Anaksimenes’in astronomi alanındaki çalışmaları da dikkat çekiciydi. Sabit yıldızlarla gezegenleri birbirinden ayırmaya çalışmış, güneş ve ay tutulmalarına ilişkin doğal açıklamalar geliştirmişti. Ayrıca gökkuşağı, yıldırım ve deprem gibi doğa olaylarını da doğaüstü güçlere başvurmadan açıklamaya çalıştı.
Üç filozof, tek büyük devrim
Thales’in suyu, Anaksimandros’un apeiron’u, Anaksimenes’in havayı evrenin başlangıç ilkesi olarak kabul etmesi, ilk bakışta birbirinden farklı üç görüş gibi görünebilir. Ancak bu düşünürleri bir araya getiren çok daha önemli bir ortak nokta vardır.
Onlar, insanın dünyayı anlama biçimini değiştirmişlerdir.
Thales, her şeyin temelinde suyu ararken doğanın ortak bir maddeden meydana gelebileceğini düşündü. Anaksimandros, bu maddenin belirli özelliklere sahip olmasının yarattığı sorunları fark ederek daha soyut bir ilkeye yöneldi. Anaksimenes ise yeniden somut bir maddeye dönerek değişimin nasıl gerçekleştiğini sıkışma ve seyrekleşme kavramlarıyla açıklamaya çalıştı.
Üçü de aynı büyük sorunun peşindeydi: Evrenin ardında nasıl bir düzen ve birlik vardı?
Bugün onların bazı düşüncelerinin bilimsel açıdan geçerliliğini yitirdiğini biliyoruz. Ancak onları değerlendirirken asıl önemli olan, verdikleri cevapların bugünkü bilimle ne kadar örtüştüğü değil, soruları nasıl sorduklarıdır.
Çünkü insanlık, evreni anlamaya çalışırken önce doğru soruları sormayı öğrenmiştir. İyonya filozoflarının bize bıraktığı en büyük miras da budur.
Belki de felsefenin asıl başlangıcı, bir insanın gökyüzüne bakıp tanrıların ne istediğini sormak yerine, yıldızların neden ve nasıl hareket ettiğini merak etmesiydi.
Ve insanlık, o günden sonra yalnızca inanmakla yetinmedi; düşünmeye, sorgulamaya ve anlamaya başladı.



