Bugün şehirlerimizi yeniden inşa ederken yalnızca betonun, asfaltın ve yüksek yapıların hesabını yapmamalıyız. Nasıl bir şehir bırakacağımızı da düşünmeliyiz. Çünkü yaptığımız her bina, döşediğimiz her kaldırım, açtığımız her cadde ve oluşturduğumuz her meydan, bizden sonraki kuşaklara bırakacağımız ortak mirasın bir parçasıdır.
Bu nedenle yapılarımızda, kaldırımlarımızda, meydanlarımızda ve sokaklarımızda kendi kültürümüzden izler taşıyan bir şehir dili oluşturmalıyız. Geçmişimizi yalnızca müzelerde ve kitaplarda saklamak yerine, günlük hayatımızın içine taşımalıyız. Taşımızda, ahşabımızda, mimarimizde, renklerimizde, sokak düzenimizde ve esnaf kültürümüzde kendimizi bulabilmeliyiz.
Çünkü şehir dediğimiz şey biraz da hafızadır.
Bir kentin hafızası silindiğinde, o şehir büyüse bile kimliğini kaybetmeye başlar.
Ortak yaşam yalnızca insanlar için değildir
Şehirlerimizi planlarken çoğu zaman yalnızca insanları düşünürüz. Oysa aynı sokakları, parkları ve mahalleleri paylaştığımız başka canlılar da var.
Sokak hayvanları da bu şehrin yaşamının bir parçasıdır. Onlar da bizimle aynı dünyayı paylaşmaktadır. Bir şehir, medeni olmanın ölçüsünü yalnızca insanlara sunduğu imkânlarla değil, kendisiyle aynı yaşam alanını paylaşan diğer canlılara gösterdiği merhamet ve sorumlulukla da ortaya koyar.
Elbette şehirlerimiz düzenli, temiz ve güvenli olmalıdır. Fakat bunu yaparken hayvanların yaşam alanlarını tamamen yok etmek yerine, onların da doğasına uygun şekilde yaşayabilecekleri alanlar oluşturmalıyız.
Parklarımızı, yeşil alanlarımızı, su kaynaklarımızı ve sokaklarımızı tasarlarken onları da hesaba katmalıyız.
Çünkü ortak yaşam, yalnızca aynı binada veya aynı mahallede yaşayan insanların meselesi değildir. Aynı dünyayı paylaşmanın sorumluluğudur.
Esnaf, şehrin kültür taşıyıcısıdır
Bir şehrin kültürü yalnızca tarihi yapılarda değil, günlük hayatın içinde de yaşar.
Bir taksi durağında, bir markette, bir kahvehanede, bir kafede, bir fırında, bir berber dükkânında ve mahalle bakkalında aslında şehrin kültürü yeniden üretilir.
Bu nedenle esnaf kültürümüzü yalnızca ticaret üzerinden değil, geleneksel mirasımızın bir taşıyıcısı olarak da görmeliyiz.
Bir kahvehanenin yalnızca çay içilen bir yer değil, insanların birbirini tanıdığı, sohbet ettiği ve meselelerini paylaştığı bir mekân olduğunu yeniden hatırlamalıyız.
Bir esnafın yalnızca ürün satan kişi değil, mahallenin hafızasını taşıyan insan olduğunu unutmamalıyız.
Şehrin sokaklarında alışveriş yaparken, bir taksiye binerken veya bir kafede otururken bile kendimize ait kültürü yaşatabilmeliyiz.
Geçmişimiz geleceğin temelidir.
Bizim toplumumuzun geçmiş yaşamında önemli bir yere sahip olan komşuluk, ortak paylaşım, dayanışma, akrabalık ilişkileri, misafirperverlik ve birbirinin hakkını gözetme kültürü, şehir yaşamımızın temel değerlerinden biri haline gelebilir.
Modernleşmek, geçmişimizi terk etmek anlamına gelmemelidir.
Tam tersine, geçmişten gelen güçlü değerlerimizi çağın ihtiyaçlarıyla buluşturabiliriz.
Bugünün şehrinde teknoloji olabilir, modern binalar olabilir, yeni ulaşım sistemleri olabilir. Fakat bütün bunların yanında komşuluk da olabilir, dayanışma da olabilir, paylaşma da olabilir.
Bir apartmanda yaşayan insanların birbirini tanıdığı, bir mahallede insanların birbirinin derdini bildiği, yaşlıların yalnız bırakılmadığı, çocukların güvenle sokakta oynayabildiği ve esnafın müşterisini yalnızca müşteri olarak görmediği bir şehir mümkündür.
Nasıl bir şehir bırakacağız?
Asıl sorumuz belki de budur:
Çocuklarımıza nasıl bir şehir bırakacağız?
Sadece daha fazla bina mı?
Daha geniş yollar mı?
Daha büyük alışveriş merkezleri mi?
Yoksa geçmişini bilen, kültürünü yaşatan, doğasını koruyan, hayvanları gözeten, esnafıyla, komşusuyla, yaşlısıyla, genciyle ve çocuğuyla birbirine sahip çıkan bir şehir mi?
Bence şehircilik tam da burada başlıyor.
Bir şehri büyütmek başka, bir şehri yaşatmak başka şeydir.
Bizim ihtiyacımız olan şey yalnızca yeni binalar yapmak değil; ortak hafızamızı, kültürümüzü ve birlikte yaşama duygumuzu da yeniden inşa etmektir.
Kaldırımlarımızda geçmişimizin izleri, binalarımızda kültürümüzün dili, sokaklarımızda komşuluğumuz, esnafımızda geleneklerimiz, yeşil alanlarımızda doğamız ve şehir yaşamımızda bütün canlılara karşı sorumluluğumuz olmalıdır.
Çünkü şehir bize ait bir mülk değil, bizden sonraki kuşaklara devredeceğimiz ortak bir emanettir.
Ve bize düşen görev, yalnızca bir şehir bırakmak değil; kimliği olan, hafızası olan, kültürü yaşayan ve herkes için yaşanabilir bir şehir bırakmaktır.



