Son yarım asırda Türkiye, köylerden kentlere doğru büyük bir nüfus hareketine sahne oldu. Ekonomik şartlar, eğitim, iş imkânları, tarımdaki dönüşüm ve daha iyi yaşam arayışı milyonlarca insanı köylerden kentlere taşıdı. Ancak nüfusun kentlere taşınması, şehirlerin buna hazırlıklı olduğu anlamına gelmedi.
Plansız ve düzensiz büyüyen kentler, yalnızca yeni binalarla genişlemedi; beraberinde çözülmesi gereken çok sayıda sosyal, kültürel ve ekonomik problemi de taşıdı. Köyden kente göç eden insan, yalnızca evini değiştirmedi; yaşam biçimini, alışkanlıklarını, davranışlarını ve toplumsal ilişkilerini de beraberinde getirdi.
Asıl mesele tam da burada başladı: Biz kentleşmeyi, şehirleşmek zannettik.
Oysa kentleşmek başka, şehirleşmek başka bir şeydir. Şehirleşmek; yalnızca apartmanların çoğalması, yolların genişlemesi, yeni mahallelerin kurulması değildir. Şehirleşmek; ortak yaşam kültürü oluşturmak, başkasının hakkına saygı göstermek, kamusal alanı korumak, kurallara uymak ve farklılıklarla birlikte yaşayabilmeyi öğrenmektir.
Bugün birçok kentimizde yaşanan sorunlara baktığımızda bunun izlerini açıkça görebiliyoruz: Trafikte gereksiz hız, korna kullanımı, sinyal vermeden dönüşler, yayaya saygısızlık, kaldırımların işgal edilmesi, çevreye çöp atılması, gürültü, magandalık, kamu malına zarar verme ve günlük hayatın içerisinde giderek sıradanlaşan birçok davranış…
Bunların her biri tek başına küçük bir sorun gibi görülebilir. Fakat küçük sorunlar sürekli tekrarlandığında büyük bir toplumsal probleme dönüşür. Bugün kentlerimiz yalnızca beton ve asfalt açısından değil, davranışsal ve kültürel açıdan da kirlenmektedir. Plansız yapılaşma nasıl şehrin fiziksel dokusunu bozuyorsa, ortak yaşam kültürünün zayıflaması da şehrin sosyal dokusunu bozuyor.
Bir şehrin yalnızca binaları değil, insan ilişkileri de imar edilir.
Fakat biz çoğu zaman bunun tersini yapıyoruz. Önce yolları açıyor, binaları dikiyor, mahalleleri büyütüyor; daha sonra bu şehirde insanların nasıl yaşayacağını düşünmeye başlıyoruz. Oysa şehir planlaması yalnızca harita üzerinde çizilen yollar ve parsellerden ibaret değildir. Bir şehrin okulunu, parkını, ulaşımını, altyapısını, sosyal alanlarını, kültürünü ve hatta insanların birbirleriyle kuracağı ilişkiyi dahi düşünmek gerekir. Çünkü plansız büyüyen bir şehir, zamanla kendi insanını da yorar.
Bugün toplumda tahammülsüzlüğün giderek arttığını görürüz. İnsanlar birbirine karşı daha öfkeli, daha sabırsız ve daha mesafeli hale geliyor. Küçük bir trafik tartışması büyüyebiliyor, basit bir anlaşmazlık şiddete dönüşebiliyor. Şiddetin bir çözüm yöntemi gibi görülmeye başlaması ise çok daha ciddi bir tehlikedir. Buradan hareketle artık yalnızca şehir planlamasından değil, toplumsal bir çözülmeden söz etmek gerekir.
Köyden kente göç eden insanı suçlamak ise bu problemin çözümü değildir. Çünkü mesele insanın nereden geldiği değil, geldiği şehirde nasıl bir yaşam kültürüyle buluştuğudur. Devletin, belediyelerin, eğitim kurumlarının ve toplumun tamamının burada sorumluluğu vardır.
Bir insanı köyden kente taşıyabilirsiniz. Ama onu şehir hayatına hazırlamadan, ortak yaşam kültürünü öğretmeden, kentin kurallarını ve sorumluluklarını anlatmadan yalnızca adresini değiştirmiş olursunuz. Sonuçta ortaya şehir değil, aynı coğrafyada yan yana yaşayan insanların oluşturduğu büyük bir kalabalık çıkar.
Peki çözüm nedir? Asıl soru belki de budur.
Fakat burada ilginç bir çelişkiyle karşı karşıyayız. Sorunun çözümünü araması gerekenler, çoğu zaman sorunun kendisini yeterince görmeden çözüm üretmeye çalışıyor. Yeni yollar açılıyor, yeni imar planları hazırlanıyor, yeni binalar yükseliyor, yeni mahalleler kuruluyor… Fakat bütün bunların merkezinde olması gereken insan çoğu zaman unutuluyor.
Oysa önce şu soruyu sormamız gerekiyor: Nasıl bir şehirde yaşamak istiyoruz?
Ardından ikinci soru gelmeli: Nasıl bir toplum oluşturmak istiyoruz?
Bu iki soruya cevap vermeden çizilen hiçbir imar planı, yapılan hiçbir yol ve dikilen hiçbir bina şehrin temel sorununu çözemez. Çünkü şehir, yalnızca taş, beton ve asfalt değildir. Şehir; hafızadır, kültürdür, komşuluktur, saygıdır, kurallardır, ortak yaşamdır ve en önemlisi insandır. Eğer insanı merkeze almadan şehir kurarsak, belki büyük bir kent inşa ederiz ama şehir kültürü oluşturamayız.
Bugün ihtiyacımız olan şey yalnızca yeni yollar değil; yeni bir şehir anlayışıdır. Yalnızca daha fazla bina değil; daha nitelikli yaşam alanlarıdır. Yalnızca daha büyük mahalleler değil; birbirine saygı duyan mahalle kültürüdür.
Ve belki de her şeyden önce, kentleşmenin değil, şehirleşmenin ne olduğunu yeniden öğrenmeye ihtiyacımız vardır.
Çünkü sorun yalnızca şehrin nasıl büyüdüğü değildir. Asıl sorun şudur: Biz büyüyen şehirlerimizin içinde, birlikte yaşamayı başarabiliyor muyuz?




