Orta çağın eril zihniyetiyle mücadele ederken, tam da o mücadelenin içinde kendi saflarımızda yeniden üretilen bir eril tahakkümle yüzleşmek zorunda kalıyoruz.
Bu, en acı veren çelişkilerden biri: Dışarıdaki ataerkil düzene karşı özgürlük bayrağını kaldıran ellerin, kendi iç dünyasında, kendi yoldaşına, kendi duygusuna aynı ataerkil reflekslerle davranması. Dışarıda devlet, sermaye, gelenek, din, töre adına kadını ezmeye, susturmaya, görünmez kılmaya çalışan o kadim erkek aklına karşı direnirken, içerde aynı aklın daha incelmiş, daha “devrimci”, daha “ilerici” versiyonu sessizce kök salıyor. Bu yeni versiyon, “ben zaten feministim” diye başlayan cümlelerle kendini aklıyor. “Ama şu an öncelik sınıf mücadelesi”, “ama savaş koşullarında duygular lüks”, “ama örgüt disiplini bunu gerektiriyor” diye diye kadının sesini yine kısıyor, yine erkeğin konforunu koruyor, yine “erkek aklıyla doğru olanı” dayatıyor.
Bu içimizdeki eril zihniyet, dışarıdakinden daha sinsi. Çünkü maskesi “yoldaşlık”. Çünkü dili “ortak dava”. Çünkü bahanesi “zamanı değil”. Oysa tam da bu bahanelerle, tam da “sonra konuşuruz”larla, kadın yine erteleniyor, yine “fedakârlık” yapmaya zorlanıyor, yine duygusu, bedeni, sözü ikinci plana atılıyor. Böylece özgürlük mücadelesi, kendi içinde yeni bir efendi-köle ilişkisi üretiyor:
Bu sefer efendi kravatlı patron değil, sakallı devrimci; bu sefer köle ücretli işçi değil, “örgütün kadını”.En trajik olanı şu: Bu iç eril zihniyet, çoğu zaman farkında bile değil kendinin. Özgürlükten, eşitlikten, yoldaşlıktan dem vururken, bir kadının “hayır” dediği anda ses tonunun değişmesi, bir duygunun dile getirildiği anda “abartıyorsun” demesi, bir eleştiriyi “kişisel saldırı” sanması…
İşte tam burada, en ilerici görünen erkek, en kadim ataerkil refleksi sergiliyor. Ve kadın yine yalnız kalıyor; bu sefer “dava” adına. Özgürlük mücadelesi erkek aklın eleştirisiyle başlar, onunla devam eder. Eğer kendi içimizde, kendi ilişkilerimizde, kendi duygularımızda, kendi dilimizde o erili yeniden üretmeye devam edersek, dışarıdaki en büyük düşmanı yensek bile içeride yenilmiş oluruz. Çünkü özgürlük, erkeğin kadına “sen de insansın” demesiyle değil, erkeğin kendi insanlığını kadının gözünden görebilmesiyle başlar. O yüzden bugün en büyük iç mücadele, belki de en zoru budur: Orta çağın eril zihniyetine karşı savaşırken, kendi gölgemizdeki erille yüzleşmek. Kendi konforumuzdan, kendi alışkanlıklarımızdan, kendi “haklı”lığımızdan vazgeçmek. Kadının acısını, öfkesini, hayırını ciddiye almak. Susmak yerine dinlemek. Emir vermek yerine sormak. “Ama” ile başlayan cümleleri bırakıp “peki sen ne hissediyorsun” diyebilmek.
Devrim dışarıda başlar, içeride biter.
Ya da tam tersi:
İçeride bitmezse, dışarıda hiç başlayamaz.




