Amed, Dicle’nin sağ yakasında yükselen bazalt plato üzerinde, Yukarı Mezopotamya’nın en eski ve en süreğen yerleşim merkezlerinden biridir. Amida Höyük’teki bulgular, kentin Neolitik dönemden (yaklaşık MÖ 7000) itibaren kesintisiz iskân edildiğini ortaya koyar; yazılı kaynaklarda ise Asur döneminde Amedi / Amida adıyla anılır. Bu konum, yalnızca coğrafi bir tesadüf değil, binlerce yıl boyunca jeopolitik, jeostratejik ve jeoekonomik açıdan belirleyici bir düğüm noktası olmuştur.
Kent, Dicle’yi kontrol eden yüksek bir plato üzerinde yer alır ve kuzey-güney (Harput-Mardin) ile doğu-batı (Pers topraklarından Edessa ve Akdeniz’e uzanan) eksenlerin kesiştiği noktada bulunur. Pers Kral Yolu’nun yakınlarından geçmesi, Bit-Zamani Arami krallığının başkenti olması ve sonraki yüzyıllarda Asur, Urartu, Roma-Bizans ile Sasani imparatorlukları arasındaki sınırın kilit üssü haline gelmesi, Amed’i “kimin elindeyse bölgeyi tutar” konumuna yerleştirmiştir. Constantius II döneminde (MS 349 civarı) inşa edilen ve bugün UNESCO Dünya Mirası olan siyah bazalt surlar, bu stratejik rolün en somut ifadesidir; 359’daki Şapur II kuşatması gibi olaylar, kentin iki imparatorluk arasındaki mücadelenin merkezinde yer aldığını gösterir.
Jeoekonomik açıdan ise Dicle’nin verimli alüvyal toprakları ve Hevsel Bahçeleri, binlerce yıldır kenti besleyen tarımsal temel olmuştur. Neolitik dönemden itibaren sürekliliği korunan bu bahçeler, tahıl, sebze ve meyve üretiminin yanı sıra ticaret yollarının kontrolüyle birleşince Amed’i yalnızca askeri bir kale değil, aynı zamanda bölgesel bir üretim ve mübadele merkezi haline getirmiştir. Osmanlı döneminde bile ipek, bakır, tarım ürünleri ve el sanatlarıyla öne çıkan kent, jeopolitik konumunun ekonomik yansımasını sürekli taşımıştır.
Tarih boyunca isimleri değişse de (Amedi, Amida, Amid, Diyarbekir ve günümüzdeki resmi adı Diyarbakır) Amed’in özü değişmemiştir: imparatorlukların sınırında, ticaret yollarının kavşağında ve verimli bir vadi üzerinde yükselen bu kent, hem kalkan hem de kapı işlevi görmüştür.
Bu giriş yazısı, işte bu kadim konumun jeopolitik, jeostratejik ve jeoekonomik katmanlarını ele alarak kentin tarihsel ağırlığını bugünün tartışmalarına bağlamayı amaçlamaktadır.
Amed (Diyarbakır), Türkiye’deki Kürt hareketinin siyasi, kültürel ve sembolik merkezidir. KÖH mücadelesi bağlamında ise hem direnişin hem de çatışmanın odak noktası olmuştur.
Türkiye’deki en büyük Kürt çoğunluklu kent olan Amed, bütün Kürtler için Kürdistan’ın fiili başkenti kabul edilir.
1925 Şeyh Said İsyanı’nda Amed kuşatılmış, isyan liderleri burada yargılanıp idam edilmiştir. Kent, hem isyanın hem de bastırılmasının sembolik sahnesi olmuştur.
1980 sonrası dönemde Amed’in işlevi daha da belirginleşir. 12 Eylül darbesinin ardından Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi, sistematik işkence ve Türkleştirme politikalarının uygulandığı bir merkez haline gelmiş; Mazlum Doğan’ın kendini yakması, “Dörtler” eylemi ve 14 Temmuz ölüm orucu gibi direnişler, Kürt siyasi bilincinin şekillenmesinde kritik rol oynamıştır. Bu süreçten çıkan birçok kişi, PKK’nin ana kadrolarına katılmış ve örgütün büyümesine katkı sağlamıştır. Cezaevi, hareketin “direniş hafızasının” temel unsurlarından biri olarak anılır.
1990’larda köy boşaltmalarıyla Amed’e yoğun göç yaşanmış; kent, yerinden edilmiş Kürt nüfusunun ve siyasi mobilizasyonun merkezi olmuştur. 1999’dan itibaren HADEP, DTP, BDP, HDP ve DEM Parti gibi Kürt partilerin belediye yönetimleri, “demokratik özerklik” denemeleri ve kültürel politikalar (Kürtçe eğitim talepleri, Newroz kutlamaları, Amedspor’un adı vb.) üzerinden Amed, yasal siyasi mücadelenin kalesi haline gelmiştir. Amedspor, özellikle tribün sembolleri ve adı nedeniyle Türk-Kürt ilişkilerinin bir “barometresi” olarak da değerlendirilir.
Silahlı mücadele bağlamında Amed’in işlevi daha çok destek üssü ve sembolik mekân düzeyindedir. 2015-2016 döneminde, çözüm sürecinin çökmesinin ardından Sur ilçesinde ilan edilen özyönetim denemeleri ve ardından yaşanan çatışmalar, kentin bu rolünü en yoğun biçimde göstermiştir. TSK ve güvenlik güçleri ile PKK/YDG-H unsurları arasında aylarca süren çatışmalarda tarihi doku ağır hasar görmüş, binlerce kişi yerinden edilmiş, hem güvenlik güçleri hem militanlar hem de siviller hayatını kaybetmiştir. Bu dönem, hareketin kentsel direniş stratejisinin hem zirvesi hem de ağır bedelinin yaşandığı bir kırılma noktası olmuştur.
Özetle Amed’in “Kürt Özgürlük Mücadelesi”ndeki önemi ve işlevi şöyledir:
–Sembolik ve kültürel merkez: Amed adı, Amedspor, Newroz ve kültürel hak taleplerinin odak noktası.
–Siyasi üs: Kürt partilerinin en güçlü seçim ve örgütlenme alanı; belediye deneyimleri ve sivil toplum faaliyetleri.
–Hafıza mekânı: 5 No’lu Cezaevi ve 2015-2016 Sur olayları gibi travmatik ve direniş anlatılarının taşıyıcısı.
–Çatışma ve mobilizasyon alanı: Hem yasal siyasi mücadele hem de dönemsel silahlı çatışmaların yoğunlaştığı yer.
Bu rol, farklı perspektiflerden farklı okunur. Kürt hareketi ve destekçileri için Amed, kimlik, direniş ve siyasi temsilin kalbidir. Türk devletinin ve güvenlik perspektifinden ise ayrılıkçı hareketin ve terörün (PKK, Türkiye, ABD ve AB tarafından terör örgütü olarak tanımlanır) lojistik ve ideolojik üssü olarak görülür. Kent, on yıllardır hem demokratik taleplerin hem de şiddet döngüsünün sahnesi olmuş; bu süreçte büyük insanî ve maddî bedeller ödenmiştir.
Son yıllardaki silah bırakma ve çözüm süreci tartışmalarında da Amed, protestolar, siyasi toplantılar ve taleplerin dile getirildiği başlıca merkez olmaya devam etmektedir. Kentin geleceği, Türkiye’deki Kürt meselesinin nasıl çözüleceğiyle doğrudan bağlantılıdır.
Amed (Diyarbakır), HEP’ten HDP’nin 7 Haziran 2015 başarısına kadar olan süreçte Kürt siyasal hareketinin örgütlenme, liderlik, sembolik ve seçimsel merkezi olarak kritik bir rol oynamıştır.
HEP dönemi ve erken örgütlenme (1990’lar)
HEP’in (Halkın Emek Partisi) 1990’daki kuruluşu, SHP Diyarbakır örgütündeki kitlesel istifalar ve bölgedeki gelişmelerle doğrudan bağlantılıdır. 1991 seçimlerinde SHP listelerinden giren milletvekilleri arasında Diyarbakır’dan Leyla Zana, Hatip Dicle, Fehmi Işıklar, Sedat Yurtdaş, Mahmut Uyanık ve Salih Sümer gibi isimler vardı. Bu, hareketin Meclis’teki ilk güçlü temsilinin Amed merkezli olduğunu gösterir.
Leyla Zana’nın 6 Kasım 1991 yemin törenindeki Kürtçe sözleri (“Bu yemini Türk ve Kürt halkı adına ediyorum” benzeri ifadeler) ve sarı-kırmızı-yeşil renk kullanımı, hem ulusal hem de uluslararası düzeyde sembol haline geldi. Aynı dönemde HEP Diyarbakır İl Başkanı Vedat Aydın’ın 1991’deki faili meçhul cinayeti, hareketin karşılaştığı baskının erken bir simgesi oldu. Amed, bu dönemde hem liderlik kadrosunun hem de kitlesel tabanın ana kaynağıydı.
Yerel yönetimler ve kurumsal güç (1999’dan itibaren)
1999 yerel seçimlerinde HADEP, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’ni Feridun Çelik’le yaklaşık %62,5 oyla kazandı. Bu, Kürt siyasal hareketinin “sembolik başkent”te ilk kez yasal yerel iktidar elde etmesi anlamına geliyordu. Sonraki yıllarda DEHAP, DTP ve BDP çizgisi belediyeyi elinde tutarak kültürel politikalar (dil, kimlik, kadın örgütlenmesi, sivil toplum ağları) yürüttü. Belediyeler, parti kapatmalarına rağmen süreklilik sağlayan bir zemin yarattı ve kentsel mekânı mobilizasyon alanı haline getirdi.
Amed’deki bu yerel hegemonya, Newroz kutlamaları, gösteriler ve sivil toplum örgütleri (İHD vb.) üzerinden kitlesel siyasal bilinci güçlendirdi. 1980’ler sonrası zorunlu göç ve çatışma ortamı kenti hem demografik hem de siyasi olarak dönüştürdü; Amed hem mağduriyet hem de direniş merkezi haline geldi.
7 Haziran 2015’e giden yol ve zirve
HDP’nin 7 Haziran 2015 seçimlerindeki %13,1 ve 80 milletvekili başarısının en güçlü tabanı Amed ve çevresiydi. Diyarbakır’da HDP yaklaşık %79 (636 bin civarı oy) aldı; AKP %14’te kaldı. Bu oran, önceki dönemlerdeki bağımsız aday stratejisinin ötesinde, parti olarak barajı aşmanın kitlesel temelini oluşturdu. Seçim öncesi 5 Haziran 2015’teki HDP mitingine yönelik bombalı saldırı da Amed’de gerçekleşti ve süreci daha da politize etti.
Amed’in rolü salt seçimsel değildi: Yıllar içinde inşa edilen örgütlenme ağı, belediye deneyimi ve sembolik ağırlık, HDP’nin “Türkiyelileşme” söylemini taşırken bile asıl güç kaynağını buradan almasını sağladı. Hareket, parti kapatmalarına rağmen Amed merkezli yerel ve kültürel kurumlaşmayla ayakta kalabildi; 2015 başarısı bu birikimin ulusal düzeydeki karşılığı oldu.
Amed, bu süreçte siyasi liderlik üreten, kitlesel seferberliği mümkün kılan, yerel kurumsal güç sağlayan ve sembolik sermaye yaratan bir merkez olarak işlev gördü. Baskılar (suikastlar, parti kapatmaları, OHAL, faili meçhuller) süreklilik taşısa da, kent hem direnç hem de siyasi temsil açısından hareketin omurgasını oluşturdu. 2015 başarısı, Amed’deki on yıllardır süren yerel konsolidasyonun ulusal ölçekte görünür hale gelmesiydi. Sonraki yıllarda kayyım atamaları ve çatışma bu birikimi kesintiye uğratsa da, 1990-2015 arasındaki rol tartışmasız merkezi olmuştur.
Seçimsel ve kitlesel kayıp
En hızlı ve ölçülebilir sonuç 1 Kasım 2015 erken seçimlerinde görüldü. HDP, 7 Haziran’daki ~%13,1 ve 80 milletvekilinden ~%10,8 ve 59 milletvekiline geriledi; yaklaşık 1 milyon oy kaybetti. Kaybın önemli kısmı Doğu ve Güneydoğu’da, özellikle hendek kazılan ilçelerde (Sur, Silvan, Bismil, Cizre, Silopi, Nusaybin vb.) gerçekleşti. Diyarbakır’da HDP ~%79’dan ~%71-73 bandına düşerken AKP yükseldi. Analizler ve HDP içi değerlendirmeler, halkın “öz yönetim/hendek” gerilimine ve barış ortamının bozulmasına tepki gösterdiğini, faturanın PKK üzerinden HDP’ye kesildiğini ortaya koydu. Barış isteyen kesimler (özellikle orta sınıflar ve çözüm süreci umudu taşıyanlar) desteği geri çekti.
İnsan, mekân ve toplumsal maliyet
Uzun süreli sokağa çıkma yasakları ve kentsel operasyonlar sonucunda yüzlerce sivil, güvenlik görevlisi ve militan hayatını kaybetti. TİHV ve diğer raporlar Cizre, Silopi, Sur gibi yerlerde sivil ölümlerinin önemli bir kısmının yasak dönemlerinde gerçekleştiğini kaydetti.
On binlerce (bazı tahminlerde yüz binlerce) insan yerinden edildi; mahalleler büyük ölçüde tahrip oldu. Özellikle Diyarbakır Sur’un tarihi dokusu ağır hasar gördü.
Ekonomik hayat felç oldu, iş yerleri kapandı, göç arttı. Kürt toplumu içinde sınıfsal ve siyasi ayrışma derinleşti; “hendek siyaseti”ne yönelik yaygın eleştiri (halkın hazır olmadığı, sonuç getirmeyeceği) hem yerel hem de bazı örgüt içi değerlendirmelerde dile getirildi.
Siyasal ve kurumsal gerileme
Hendek süreci, legal Kürt siyasetinin (HDP/DBP) kriminalize edilmesinin zeminini güçlendirdi. Sonraki dönemde milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılması, Demirtaş ve diğer liderlerin tutuklanması, parti kapatma tartışmaları ve 2016’dan itibaren yoğunlaşan kayyım atamaları bu dönemin devamı olarak geldi. 1999’dan beri inşa edilen belediye deneyimi ve yerel kurumsal güç ciddi biçimde zayıfladı. “Türkiyelileşme” ve demokratik siyaset alanını genişletme momentumu kesintiye uğradı; hareket daha çok askeri ve savunmacı bir çizgiye çekildi. Milliyetçi konsolidasyon güçlendi ve çözüm tartışmaları uzun süre geri plana düştü.
7 Haziran 2015 sonrası öz yönetim/hendek stratejisinin yol açtığı gerileme, Kürt mücadelesinin aynı zamanda taşıdığı sınıfsal boyutu hem sosyoekonomik hem sosyopolitik olarak dezavantajlılar aleyhine derinleştirdi. Önceki yerel ve demokratik kazanımların zayıflaması, en yoksul kesimlerin ikinci kez yerinden edilmesine, mekânsal dışlanmasına ve sınıfsal uçurumların açılmasına zemin hazırladı.
Sosyoekonomik dönüşüm: Proleterleşme ve güvencesizleştirmenin pekişmesi
1990’larda binlerce köyün boşaltılması, Kürt köylüsünü kitlesel olarak kentsel enformel proletaryaya dönüştürmüştü. KONDA temelli çalışmalar, yerinden edilen Kürtlerin büyük ölçüde güvencesiz, düşük ücretli, kayıt dışı işlere kanalize olduğunu; etnik kimliğin neoliberal esnekleşmeyle kesişerek sınıfsal dezavantajı kalıcılaştırdığını gösteriyor. Kürtlerin önemli bir kısmı enformel proletaryada yoğunlaşırken, formal ve yüksek statülü pozisyonlara geçiş daha sınırlı kaldı.
2015-2016 kent çatışmaları bu süreci hızlandırdı. Sur, Cizre, Silopi ve benzeri yerlerde çatışmalar ve uzun sokağa çıkma yasakları binlerce aileyi (Sur’da resmi rakamlarla ~5.440 aile, ~30 bin kişi civarı) yerinden etti. Özellikle Sur’un alt gelirli, daha önce zorunlu göç mağduru Kürt mahalleleri tahrip edildi. Acele kamulaştırma sonrası yeniden inşa, turistik/ticari odaklı ve sınırlı sayıda konut üretti; eski sakinlerin önemli kısmı ya TOKİ periferisine ya da daha pahalı seçeneklere yönelmek zorunda kaldı veya geri dönemedi. Bu, soylulaştırma ve mekânsal dışlanma etkisi yarattı: sosyal ağlar, geçim kaynakları ve konut mülkiyeti eridi; yoksullar daha prekar hale geldi.
Bölgesel veriler yapısal eşitsizliği doğruluyor: TRB2 (Van, Muş, Bitlis, Hakkâri) gibi alanlar kişi başına gelirde en alt sıralarda kalıyor; eğitim, gıda ve sağlık harcamalarında büyük farklar sürüyor. Çatışma dönemleri göreli ekonomik performansı zayıflatırken, kayyım uygulamaları yerel kaynak yönetimini merkezi otoriteye bağlayarak pro-yoksul politikaların alanını daralttı. Sonuç: toplumsal doku, en dezavantajlı kesimler aleyhine dönüştü; sınıfsal farklılıklar hem bölge içinde hem de Türkiye geneline kıyasla açıldı.
Sosyopolitik boyut: Sınıfsal tabanın erozyonu ve strateji hataları
Kürt hareketi tarihsel olarak kır yoksulları, zorunlu göç mağdurları ve kentsel emekçiler üzerinde yükseldi. 1990’lar-2010’lar arası legal siyaset ve belediye deneyimi, bu tabana kültürel-politik alan ve kısmi hizmetler sunabildi. Ancak hareket içinde zamanla yerel sermaye (inşaat, ticaret, sınır ticareti) ve yükselen orta sınıfların etkisi arttığı yönünde analizler de var; bu durum bazı yorumlarda “orta sınıf kuşatması” ve sınıfsal taleplerin ikincilleşmesi olarak ele alındı.
Hendek stratejisi bu gerilimi şiddetlendirdi. Çatışmaların en yoğun olduğu mahalleler genellikle yoksul, örgütlü ve daha önce yerinden edilmiş kesimlerin yaşadığı alanlardı. Halkın kitlesel ayaklanması beklenirken gerçekleşmedi; barış ve istikrar talebi sandıkta (1 Kasım kaybı) ve yerel tepkilerde görüldü. Legal siyasetin kriminalize edilmesi ve belediye kayıpları, yoksullara yönelik yerel politikaların (barınma, istihdam, sosyal hizmet) zayıflamasına yol açtı. Böylece “sınıf mücadelesi” boyutu, ulusal/kimlik taleplerinin askeri yolla dayatılması sırasında en kırılgan kesimlerin bedel ödemesiyle sonuçlandı: ikinci yerinden edilme, varlık kaybı, sosyal sermaye erozyonu.
Genel değerlendirme
Yapılan stratejik hatalar (şehir savaşına yönelme, legal alanın risk altına alınması), nicel gerilemeyi (oy, temsil, belediye) nitel gerilemeyle birleştirdi. Sosyoekonomik olarak, zaten yapısal olarak dezavantajlı olan Kürt emekçiler ve yoksullar için prekarizasyon ve mekânsal dışlanma derinleşti; toplumsal doku daha eşitsiz hale geldi. Sosyopolitik olarak, hareketin tabanındaki en dezavantajlı katmanlar hem devlet müdahalesi hem de stratejinin sonuçları nedeniyle daha kırılganlaştı. Sınıfsal ve etnik boyutlar birbirini besledi: etnik dışlanma neoliberal proleterleşmeyi, çatışma stratejisi ise en yoksulların ikinci kez mülksüzleşmesini hızlandırdı. Bu tablo, çözümün yalnızca kimlik haklarıyla değil, yoksulluk, güvencesizlik ve bölgesel eşitsizlikle de doğrudan bağını ortaya koyuyor. Barış ve demokratik siyaset koşullarının zayıflaması, dezavantajlılar lehine bir yeniden dağıtım veya sosyal güçlenme imkânını da daraltmıştır
Yukarıdaki bütün değerlendirmeler bağlamında, Kürt mücadelesindeki öncülük rolünü de eksik bırakmadan, mücadelenin seyri içerisinde, Amed’in Kürt mücadelesinin merkezine dönüşmesi, diğer illerdeki enerjinin de Amed’de birikmesi, Adem-i merkeziyetçi Kürt mücadelesinin, siyasetini, neredeyse bütün kurumları da kendinde toplayarak öncülük rolünü alan Amed’de merkezileştirmesinin ve bu öncülüğün hakkından gelinememesinin, önceleri kendinde topladığı enerjiyi, sinerji olarak diğer il-ilçelere dağıtırken, hatalar ve sistem operasyonları sonrasında, kendisinde toplanan enerjiyi emmeye evrilmesini yüz yüze kalındı.
Amed’in (Diyarbakır) Kürt mücadelesinin sembolik ve pratik merkezine dönüşmesi, hareketin adem-i merkeziyetçi (çok merkezli) niteliğini zayıflatarak siyaseti ve kurumları kendinde toplayan bir öncülük rolü üstlenmesi, hem avantaj hem de kritik kırılganlık yarattı. Önceleri biriken enerjiyi sinerji olarak diğer illere dağıtırken, hatalar ve sistem operasyonları sonrası bu enerjiyi emen bir merkeze evrilmesi, önceki değerlendirmelerdeki nicel-nitel gerileme ve sınıfsal maliyetlerle doğrudan bağlantılıdır.
Merkeze dönüş ve kurumsal yoğunlaşma
Kürt siyasal hareketi tarihsel olarak daha dağınık bir yapı sergiledi: kırsal gerilla odakları, farklı il ve ilçelerdeki yerel direniş dinamikleri (Batman, Şırnak, Van, Hakkâri vb.), diaspora ve sivil toplum ağları. Amed ise hem tarihsel-sembolik ağırlığı (eski Amida, Kürt kültürel ve siyasi “kalbi” algısı) hem de nüfus, entelektüel birikim ve 1999’dan itibaren belediye deneyimiyle öne çıktı. HEP’ten HDP’ye uzanan süreçte parti örgütlenmesi, kongreler, sivil toplum kurumları, kültürel üretim, Newroz kutlamaları ve yasal siyaset kadroları giderek Amed merkezli hale geldi. Diğer illerdeki belediyeler ve örgütler, Amed’deki uygulamaları (dil politikaları, kadın örgütlenmesi, kentsel hizmet modelleri) referans alarak bakmaya başladı. Bu, pratikte “Amed hegemonyası” olarak da tarif edilen bir yoğunlaşma yarattı.
Bu merkezileşme, baskı koşullarında koordinasyon, meşruiyet ve görünürlük açısından işlevseldi. Amed, hareketin “öncülük” iddiasını taşıyan mekân haline geldi: ulusal ve uluslararası algıda Kürt siyasetinin sesi ve yüzü olarak konumlandı.
Enerji birikimi ve sinerji dağıtımı dönemi
2015 öncesi, özellikle 1999-2015 yerel yönetim ve çözüm süreci yıllarında, Amed’de toplanan enerji (kadrolar, deneyim, sembolik güç, kitlesel mobilizasyon) diğer il ve ilçelere sinerji olarak aktarılabildi. Belediye modelleri, kültürel hak pratikleri ve siyasi söylem diğer kentlere yayıldı; hareketin genişlemesine ve “Türkiyelileşme” iddiasına zemin sağladı. Amed, hem kendi içindeki çeşitliliği (sol-seküler ve muhafazakâr Kürt siyaset alanları) hem de çevre illerin bakış açısını şekillendiren bir merkez olarak çalıştı. Bu dönemde adem-i merkeziyetçi retorik (demokratik özerklik, yerel demokrasi) ile pratikteki Amed merkezli yoğunlaşma arasında bir gerilim vardı, ancak enerji dağıtımı hâlâ mümkün görünüyordu.
Hatalar, operasyonlar ve emici merkeze evrilme
7 Haziran 2015 sonrası öz yönetim/hendek süreci ve ardından gelen sistem operasyonları (kentsel çatışmalar, Sur’un tahribi, kayyım atamaları, tutuklamalar) bu dengeyi bozdu. Amed, hem stratejik hataların (şehir savaşına yönelme) hem de devletin karşı hamlelerinin en yoğun hissedildiği yer oldu. Sur gibi yoksul, daha önce yerinden edilmiş kesimlerin yaşadığı mahallelerin yıkımı ve kamulaştırılması, merkezin kendi sosyal dokusunu zayıflattı. Kayyım uygulamaları ve legal siyaset üzerindeki baskı, Amed’deki kurumsal gücü hedef aldı.
Sonuç olarak, önceleri çevreye yayılan enerji, merkeze yönelen baskıları savuşturma, yıkımı telafi etme ve kaybedilen meşruiyeti yeniden inşa etme çabasına hapsedildi. Diğer illerdeki dinamikler, Amed’in durumuna daha bağımlı hale geldi; merkezden dışarıya sinerji akışı zayıflarken, merkeze doğru enerji emilimi güçlendi. Bu, önceki değerlendirmelerde vurgulanan nicel gerileme (oy kaybı, temsil düşüşü), nitel aşınma (legal alanın daralması) ve sınıfsal maliyetlerle (en dezavantajlı kesimlerin ikinci yerinden edilmesi, güvencesizleştirme) örtüşür. Amed’in öncülük rolünün “hakkından gelinememesi”, stratejik hataların bedelini tüm coğrafyaya yaymak yerine merkezde yoğunlaştırması ve bu yoğunlaşmanın yönetimi konusunda yetersiz kalması olarak okunabilir.
Genel bağlamda değerlendirme
Amed merkezileşmesi, baskıcı bir ortamda kaçınılmaz bir konsolidasyon avantajı sağlasa da, tek nokta kırılganlığı yarattı. Adem-i merkeziyetçi iddia ile pratikteki kurumsal ve sembolik merkezileşme arasındaki çelişki, hatalar sonrası enerjiyi üretici sinerji yerine savunmacı emilime dönüştürdü. Bu, hareketin sınıfsal tabanındaki en kırılgan kesimleri (kentsel yoksullar, ikinci kez yerinden edilenler) daha fazla etkiledi ve diğer illerdeki potansiyel enerjiyi de merkeze bağlayarak genel gerilemeyi derinleştirdi.
Merkezin hem sembolik gücünü koruması hem de gerçek bir çoğulcu, yerinden yönetimci pratiğe dönüşememesi, önceki süreçlerde biriken nicel ve nitel kazanımların sürdürülebilirliğini sınırladı. Bu durum, Kürt mücadelesinin hem ulusal hem de sınıfsal boyutlarında, çok merkezli ve enerji dağıtan bir yapıya duyulan ihtiyacı yeniden gündeme getiriyor.
Son olarak, geçmişteki mücadele pratiği, bölgenin tamamının enerjisinin biriktirildiği Amed kenti ve kentte biriken merkezileşme sonucunda Kürtler üzerinde hegemonik bir gücü doğal hakkı olarak okumlamaya başlayan Amed’deki elit sınıf(Siyasetçiler/Kurum yöneticileri/Sanatsal aktivitelerin yürütücüleri/vb), onarılması çok güç hatalar ve sistemin de yoğun operasyonları sonucunda kaybedilen statüsünü ve Kürt kitlesi üzerindeki otoritesini büyük oranda kaybetmeyle yüz yüze kaldı. Kürt tabanının tamamından aldığı güç ve enerjiyle güçlenen ve kendilerini Kürtler üzerinde yegane otorite görme saplantısına kapılan, bu gücü operasyonlar sonrasında ya hoyratça tüketmeye veyahut da politika üretemeyerek, Kürtlük mücadelesinin yarattığı enerjinin sönümlendirildiği bir kara deliğe evrilmeye başladı.
Gerek Amed’deki asli mücadele unsurlarının(ki bunlar her zaman en dezavantajlı gruplar olmuştur) ve gerekse de, Amed periferisindeki diğer mücadele unsurlarının, her dönem Amed’e akıtmaya devam ettiği enerji kesilince, Amed’in mücadeleye kattığı sinerji de sonlanmış oldu.
Politik alanları ve bağlantılı kurumları “işgal” edenler, buraların doğal ve ömür boyu sahipleriymiş gibi, patinaj yapmaya başlayan mücadelede, ne yol açabilecek öncülük yapabildiler ve ne de yerine getiremedikleri öncülükten çekilebildiler. Kendilerini mücadelenin doğal ve ebedi sahipleriymiş gibi, konum ve statülerini korumayı, tökezlemeye başlayan Kürtlük mücadelesinin önüne geçirdiler.
Amed’de biriken devasa sorunlar varken ve bu sorunlar katlamaya devam ediyorken(gelir dağılımındaki kabul edilemez dengesizlik,sınıfsal gettolaşma,mikro iktidar alanlarıyla pasta kapma yarışı, trafik, uyuşturucu, fuhuş, sanal bahis, çetecilik, kirlilik, imar rantları, şehrin her tarafında mantar gibi çoğaltılan paravan sistem yapılanmaları, şehrin sanatsal ihtiyacını karşılayacak aktivite eksikliklerinin sistem uzantılı etkinliklerle doldurulma girişimleri, vb, vb) kentin sorunlarını çözmekten aciz Amed hegemonyasının, bütün Kürtlerin sorunlarını çözebilecekleri iddiası, daha büyük bir sorun olmaya başladı. Bu hem Amed(liler)’e ve hem de bütün Kürtlere yapılabilecek büyük bir haksızlıktır.
Bir sonraki yazıda ise, özellikle Amed’den başlanarak, nasıl yol ve yöntemler uygulanırsa, bu kısır döngüden çıkılabileceği işlenecektir.



