Bir ülkenin geliştiğini anlamak için yalnızca kaç kilometre yol yaptığını, kaç bina diktiğini, kaç AVM açtığını ya da gökyüzünü kaç katlı yapılarla doldurduğunu saymak yetmez. Çünkü şehir büyüyebilir; fakat toplum gelişmeyebilir. Hatta şehir büyürken toplumun ortak hayatı küçülebilir. Sokaklar genişlerken insanların birbirine tahammülü daralabilir. Binalar yükselirken kamusal ahlak alçalabilir. Teknoloji çoğalırken düşünce sığlaşabilir.
Çarpık kentleşmeyi yalnızca imar hatası, kaçak yapı veya estetik bozukluk olarak görmek büyük bir yanılgıdır. Çarpık şehir, çoğu zaman çarpık toplumsal ilişkilerin betonlaşmış hâlidir. Şehir, toplumun aynasıdır. Max Weber’in modern toplumu açıklarken kullandığı rasyonelleşme ve bürokratikleşme düşüncesini bugünün kentlerine uyarladığımızda, demir kafesin yanına bir de beton kafesin eklendiğini görebiliriz. Şehir teknik olarak modernleşirken insanın şehirle kurduğu ilişki giderek mekanikleşiyor.
Modern şehir kuruluyor ama modern yurttaş ortaya çıkmıyor.
Adorno’nun kültür endüstrisi kavramından hareketle mekânın da standartlaşabildiğini söyleyebiliriz. Birbirine benzeyen binalar, aynılaşan mahalleler ve birbirini tekrar eden yaşam biçimleri, zamanla şehirlerin kendine özgü kimliğini aşındırıyor. İnsan şehrini kurarken bir süre sonra şehir de insanı biçimlendirmeye başlıyor. Frantz Fanon’un sömürgecilik analizinde ortaya koyduğu mekânsal eşitsizlik de bugün üzerinde düşünmemiz gereken önemli bir meseledir. Her çarpık kenti sömürge şehriyle özdeşleştirmek doğru olmaz; ancak Fanon’un sorusu hâlâ geçerlidir: Şehir kimin için kuruluyor?
Bir kentin en güzel manzaraları belirli gelir gruplarına, en iyi okulları belirli mahallelere, kaliteli sağlık hizmetleri belirli bölgelere, yeşil alanları belirli kesimlere ayrılıyorsa şehrin haritası aynı zamanda toplumun güç haritasıdır.Çünkü şehirdeki mesafe yalnızca kilometreyle ölçülmez. Bazen iki insan arasındaki mesafe, iki mahalle arasındaki mesafeden çok daha büyüktür. Peki, bütün bunlar yaşanırken biz ne yapıyoruz?
Tarım arazisi imara açılıyor: “Herkes yapıyor.”
Mahallede park kalmıyor: “Çocuklar zaten telefonda.”
Kaçak yapılaşma büyüyor: “Başka türlü ev sahibi olamazdık.”
Kaldırım işgal ediliyor: “Bir tek benim arabam mı?”
Kamusal alan zarar görüyor: “Bana dokunmuyor.”
Oysa toplumların çöküşü çoğu zaman büyük kötülüklerin bir anda ortaya çıkmasıyla değil, küçük yanlışların normalleşmesiyle başlar. Herkesin kendi çıkarını koruduğu, ortak yaşamın ise sahipsiz kaldığı yerde şehir büyür ama toplumsal hayat küçülür. İbn Haldun’un Mukaddime’sinde ele aldığı umran ve asabiyet kavramları da bu noktada anlam kazanır. Şehir, yalnızca yapıların bir araya gelmesi değil; üretimin, iş bölümünün, dayanışmanın ve ortak yaşamın şekillendiği bir alandır. Medeniyetin göstergesi binaların çoğalması kadar, insanları bir arada tutan bağların gücüdür. Farklı düşünce geleneklerinden gelen Fanon ve İbn Haldun, bu açıdan ortak bir soruyu düşünmemize yardımcı olur: İnsanı ve toplumu hangi düzen biçimlendiriyor?
Çarpık kentleşmenin en tehlikeli tarafı, zamanla çarpıklığın normal kabul edilmesidir. Plansızlık alışkanlığa, işgal hak iddiasına, bireysel çıkar ortak yaşamın önüne geçer. Böylece sorun yalnızca şehirlerin biçiminde değil, toplumun düşünme ve davranma biçiminde de kendini gösterir. Eğer yıllardır aynı plansızlığı, aynı rant kavgasını, aynı altyapı sorunlarını, aynı betonlaşmayı ve aynı toplumsal yabancılaşmayı yeniden üretiyorsak artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:
Biz gerçekten gelişiyor muyuz, yoksa yalnızca büyüyor muyuz?
Çünkü büyümek ile gelişmek aynı şey değildir. Birincisi metrekarelerle ölçülür. İkincisi insanla…



